Herşeye sıfırdan başlıyoruz..
Facebook | Twitter | Youtube | Google

İslamiyet Neden Mekke'den Yayıldı ?

İslamiyet, Mekke
Mekke'nin, İslamiyet'in doğuşu zamınında içinde bulunduğu jeopolitik konumu ve dünya üzerindeki medeniyetlerle olan ilişkisini göz önünde bulundurarak İslamiyet'in merkezi olarak Allah'ın neden Mekke'yi seçtiğini anlamaya çalışalım.

Mekke, enlem ve boylam bakımından ve dünya üzerinde bulunan medeniyetlerle içinde bulunduğu ilişki bakımından İslamiyet'in ilk indirilişinin bulunduğu tarih döneminde dünyanın neredeyse tam ortasında bulunmaktaydı. Ziraat ve yetiştiricilik bakımından verimli toprağı bulunmayan Mekke, bu özelliği sebebiyle o dönemdeki verimli topraklara gözünü diken tüm ülkelerin tehditlerinin çok uzağındaydı. Mekke'nin yegane ve tek geçim kaynağı ticaret ve ticaret kervanları olmuştur. Her medeniyetin zenginliklerine bu kervanlar sayesinde ulaşmışlardır.

Bunun dışında Mekke yüksek dağların çevrelediği bir vadide kurulmuştur. Bu durum Mekke'nin savunulmasını kolaylaştıran unsurlar arasındadır. Mekke'de İslamiyet'ten önce de bulunan "Haram Aylar" kavramı ve çeşitli devletlerle yapılan anlaşmalar Mekkeye muhteşem bir güvenlik sağlamıştır. Tüm arabistanı kapsayan bu durum bir ittifaka ve Habeşistan, Bizans ve İran gibi ülkelere karşı koruma sağlamaktaydı. Bu durum daha sonra Kuran-ı Kerim'de, Kureyş Suresi olaran inecek ve Allah'ın mubarek kelamlarına mashar olacaktı;

Kureyş'e imkan sağlandığı için, Kışın ve yazın yolculuk etme imkanı sağlandığı için, Hiç olmazsa onun için bu Beyt'in (Kabe'nin) Rabbine kulluk etsinler! Ki kendilerini açlıktan doyurdu ve onları korkudan emin kıldı. (Kureş Suresi)

 İslamiyetten önce Mekkelliler putperest olmakla birlikte, aslında mutlak bir kudret sahibi ve tek olan bir yaratıcı düşüncesine sahiptiler. Fakat ona ulaşmanın putlardan geçtiğine inanmaktaydılar. Kabe'nin çevresinde birçok kabileyi temsil eden yüzlerce put bulunmaktaydı. Mekke'nin ilginç olan diğer yanı ise halklarının birbirlerine hoşgörülü davranmasıydı. İslamiyet öncesi dinlerinden Hristiyanlık, Yahudilik gibi dinlere mensup çok az insan olmasına rağmen bu insanlar çok büyük zorluklarla karşılaşmamıştır. Aynı aile'de bulunan bireyler farklı dinlere mensup olabilmekteydi.

Özet olarak İslamiyet'in doğuşu, Mekke halkına sahip oldukları özellikleri yenileyip daha da olgunlaştırmak olmış ve kötü alışkanlıklardan kendilerini vazgeçirecek bir hayat sunması olmuştur.

Kabe'nin İçini Görmek İster misiniz ? Kabe'nin İçinde Ne var İşte Cevabı

Kabe'nin İçi
Kabe'nin içi nasıldır, içinde neler vardır ? Her yıl düzenli olarak Kabe-i Şerif, mekke valisi ve beraberindeki heyet tarafından temizlenmekte ve bu işlem yapılırken Kabe-i Şerif'in kapıları açık bırakılmaktadır. Bu yıl umre yapan müslümanların bulunduğu Kabe'de temizlik işlemleri yapılmış ve müslümanların heyecanına vesile olmuştur.

Kabe-i Şerif'in yıkanma töreni, temizlik heyetinin içeri girmesinden sonra 2 rekat namaz kılmasıyla başlıyor ardından Kabe'nin içindeki duvarlar zemzem suyu ve gül suyunun karışımıyla beyaz bir bez yardımıyla siliniyor, yerlere yine aynı karışım dökülerek sadece hurma ağacı dallarıyla süpürülüp siliniyor. Ardından misk ve gül esansları serpildikten sonra işlem tamamlanmış oluyor. 


Bebekler Bir Rızık İle Doğuyor

bebek, rızık, islamDünyanın birçok yerinde çocuk hekimliği ve kadın doğum dallarında yapılan araştırmalar anne ve bebek yönünden çok ciddi yenilikler getirdi. Bu yeniliği son 20 yılda çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırmaların neticeleri ortaya çıkardı. Bunları şöylece sıralayabiliriz: Daha eski yıllarda doğumların yataklı müesseselerde yaptırıldığı, bebeklerin annelerinden en az 12 saat ayrı tutulduğu halde, son yıllarda doğumlarda yapılan müdahale ve ilaçların anne ve çocuğa kötü tesir icra ettiği anlaşıldığından (son günlerin modası olarak "doğal çocuk doğumu" tabiri yaygınlaşırken) evde doğum taraftarları artmıştır. Bunun yanında hastaneler de servislerini ev şartlarına benzetmektedirler. Sezeryanla doğan bebekleri bile annelerinden ayırmamakta ve çocuk doğar doğmaz çıplak olarak annesinin kucağına yatırılmaktadır. Bütün bu tedbirler şu enteresan neticeyi ortaya koymuştur. "Tabiî doğum yeni doğan çocuk ölümlerini azaltmaktadır."

Bu yeniliğin yanında ABD'nin çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırmalar da bebeklerin çok yönlü kabiliyetlerinin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eskilerin, "Bebeklerin dünyadan haberi yoktur" dedikleri sözler son yıllarda bütünüyle çürütülmüştür.

Yeni doğan bebek görür ve gördüğüne cevap verir. Doğumdan birkaç dakika sonra bebeğe parlak, hareketli, ışıklı şekiller gösterilse diğer yönden de insan yüzü, hele annesinin yüzü gösterildiğinde, bebek insan yüzüne, bilhassa annesinin yüzüne meyleder. Yeni doğan bebek kendisine 20 - 30 cm uzaklıktaki cismi net bir şekilde ayırdedebilir. Bu mesafeden kendisini besleyen annesini görür, sevinir ve heyecanlanır. Yeni doğmuş bebeğin görme kabiliyeti gizli bir muhabbet gibidir. Yeni doğan bebekteki görme kabiliyeti, annesiyle bir an göz göze gelmesi, onu tanıyıp unutmaması için yeterli olmaktadır. İşitme kabiliyetleri doğduğu andan itibaren müşahede ediliyor. Bebeğe bir taraftan muhtelif sesler ve gürültüler verilirken, bir taraftan da insan sesi, hele annesinin sesi verilse muhakkak annesinin sesine dönmekte ve bütün alâkasını o ses üzerine toplamaktadır. Diğer enteresan bir araştırma da yeni doğan bebeğin kokuya ait kabiliyetinin olduğudur. Üzerine anne sütü dökülmüş bir yastık ile temiz bir yastık tarafına döndüğü görülmektedir.

Daha da garibi şudur ki, altı günlük bir çocuk kendi annesinin sütünün kokusunu, diğer annelerin sütünün kokusundan tefrik edebilmektedir. Yine bebekler amonyum hidroksit (idrar) gibi keskin ve kerih kokulardan kaçmakta, güzel kokulara ise sevinçle karşılık vermektedir. (**) Bütün bu ve benzeri kabiliyetler bir refleks olmayıp şahsiyet ifade etmektedir. Yâni her bebek belli sınırlar içinde ayrı bir davranış ortaya koymaktadır.

Araştırmaların neticesi olan bu bilimsel gerçekler çocuk terbiyesinde ilk günlerin bile önemli olduğunu göstermiştir. İşte inanç ve örflerimizin icabı olarak çocukların ağızlarına, iyi olarak bilinen bir kişi tarafından tatlı yiyecek verme, kulaklarına ezan ve kamet okuma, güzel bir ad koyma, başlarını okşayıp dua etme, cinsiyetlerine göre giyim ve kuşamlarına dikkat etme, onlarda talim ve terbiyenin beşikte başladığının bir işaretidir.

Doç. Dr. İ. Erkul

** Yine yeni doğmuş bebekler tuzlu, ekşi, acı gıdaların yerine tatlı gıdalar tercih etmektedirler...

Eş Baskısıyla Kılınan Namaz

müslüman eş namaz
Eş baskısıyla kılınan namaz bir üst başlıkta açıklamaya çalıştığımız gibi Allah'ın razı olmadığı namazlardan biridir… Daha çok bayanların eşleri tarafından namaz için tehdit edildikleri görülür… Bir bayanın namaz kılmaması eşini üzer kuşkusuz… Namaz kılan bir eş şu psikolojidedir:
 'Allah'ın sevmediği, değer vermediği bir insana ben ne diye değer vereyim! Ben ailemden sorumluyum. Yarın bana sorulur. Namaz kılmayan bir insan diğer ibadetlerinde de tavizler verecektir kuşkusuz… Ailedeki diğer fertler üzerinde de olumsuz tesir yapacağından oldukça sıkıntılı günler geçecektir…

Namaz kılmayan bir eş evde gizli bir düşman olarak görülür. Bir an önce namaza başlaması istenir. Niçin namaz kılmadığı araştırılmadan, tatlı bir dille ikna edilmeye çalışmadan, ailenin diğer fertlerinden destek talebinde bulunmadan, namaz kılanların ve kılmayanların Allah katındaki konumları anlatmadan hemen namaz kılması istenir…

Eşinin hatırı için namaz kılmaya başlayan bir insan ikilem ara sında kalacaktır… Eş baskısı sonucu kılınan namaz sıkıntı vereceğinden her iki tarafın da rızası kazanılamamış olacaktır… Geçenlerde Diyarbakır'dan bir okuyucu aradı:

_ Feyzullah abi eşim namaz kılmıyor. Bu beni çok üzüyor… Ne yapmamı tavsiye edersiniz? Dedi.

Aramızda şu konuşma geçti;

> _ Evlendiğinizde namaz kılıyor muydunuz? 
_ Hayır, abi ikimiz de kılmıyorduk.
_ Eşiniz sizi seviyor mu? 
_ Seviyor abi…
_ İşin kolay o zaman… 
_ Nasıl abi? 
_ Ona Allahın vermiş olduğu ikramlardan bahset. Eşinin Allah'a karşı mahcup olmasını sağla… Ve bir süre sabret… Namazla Allah'a teşekkür edilmesinden bahset… Birkaç tavsiyede bulunduktan sonra telefonu kapadık…

Baskı sonucu namaz kılan bir insan ilerisi için ümitsiz olur… Hiçbir zaman gönülden namaz kılamayacağı kanaatine varır… Şöyle birkaç misal verelim… Herhangi bir yörenin en meşhur yemeğinin hazır olduğu bir sofraya davet ediliyorsunuz… Ama karnınız tıka basa dolu… Yoğun bir ısrar sonucu sofraya oturup birkaç kaşık alıyorsunuz… Sofraya aç oturan bir insanın alacağı lezzeti almanız imkânsızdır… Söz konusu olan yemek sizin için oldukça sıradan bir yemek türü olarak kalacak hafızalarınızda…

Namaz böyledir… Üşenerek kılınan namaz ciddi bir yorgunluk ve sıkıntı verir… Hayatı çekilmez kılar… İlerisi için ümitsizlik baş gösterir ve devam edeceğimi zannetmiyorum diyerek bırakılır… Eşi tarafından baskı altında olanlara şunları tavsiye ederim:

1- Eşinizden zaman isteyin
2- Niçin namaz kılmanız gerektiğini iyi araştırın
3- Namaz kılanlarla beraber olun bir süre
4- Kendi cennetinizi düşünün
5- Eşinize karşı cephe almayın

Anne - Baba yada Aile Baskısıyla Kılınan Namaz

aile baskısı
Bu konuyu iki alt başlıkta inceleyelim; Birincisi gelenekten dolayı kılınan namaz, ikincisi Anne-Baba baskısından dolayı yada aile baskısından dolayı kılınan namaz;

1- Gelenekten dolayı kılınan namaz 


Gelenekten dolayı namaz kılanları toplumumuzun hemen he men her kesiminde görmek mümkün… Anne ve babalarından gördükleri için namaz kılarlar… Buna hedefi olmayan na maz da diyebiliriz… Gelenek icabı kılınan namazların terki kolay olur… Ailede baskın olan kişilerin ölümü ya da benzer durumlarda gelenekte çözülmeler baş göstereceğinden namazlarda gevşeklik ortaya çıkacaktır… Önce namazlar gecikecek sonra teklemeler baş gösterecek sonra da Cuma ve teravih namazları elde kalacak…

2-Anne-baba baskısıyla kılınan namaz 


Birçoğumuz anne ya da baba baskısıyla namaza başladık… Kimimiz baskı sonucu kılınan namazın rayını değiştirdi, Allahın sevgisini kazanmak için kılınan namaza dönüştürdü, kimimiz de baskı sonucu namazdan soğudu, kimimiz; tamam kılıyoruz-kıldım diyerek yalan söyledi, kimimiz de bir daha asla namaz kılmayı düşünmedi… Okuyuculardan çok mailler alıyorum… Kimi nişanlısının namaz baskısından şikâyetçi olup: ''Ya Feyzullah abi nişanlım illa da namaz kılmamı istiyor. Allah için kılmadıktan sonra nişanlımı mutlu etmek için kılmak çok zoruma gidiyor. Sizce Allah namazımı kabul eder mi ki?'' diye serzenişte bulunuyorlar… Cevap olarak da: "Nişanlınızın hatırı için namaz kılmamakla çok haklısınız… Nişanlınız farkında olmadan sizi Allah'a şirk koşmaya davet ediyor…

Tabi bu davet şeytani bir niyetle yapılan bir davet değildir… Tamamen duygusal:) Peki neden davet karşısında bazen agresif olabiliyoruz? Yani nişanlımız ya da babamızın illa da namaz kılacaksın davetini masaya yatırıp kılmaya çalışmıyoruz? Şimdi bu psikolojiden çıkması muhtemel arızaları tespit etmeye çalışalım… Tabi bu arada davet yapan kişinin davet üslubundaki hatalar zincirini unutmuş değiliz…

Niçin namaz kılmamız gerektiği anlatılmayan ve namaz kılmayınca dünya ve ahirette başımıza gelecek sıkıntıları öğretilmeyen bir namaza davet edildiğimizi var sayalım… Kılmıyorum dediğimizde ise evlatlıktan rededilme ya da nişan bozulma tehditleriyle karşı karşıyayız… Namaz kıldığımızda ise mükâfat yine bunlardan… Yani ceza ve mükâfat bunlardan… İşte böylesi bir durumdan faydalanan şeytan, bize şöyle bir telkinde bulunmaz:

"Davet eden kişiyi boş ver… Sen davet edildiğin şeye bak!’’ Unutmayalım ki şeytan çok zeki… Baskıya maruz kalan kişinin yaşına, karakterine ve aile içindeki konumuna göre ayrı zarflar atar… Şimdi biz bu zarflardaki vesveselerden bir kaçını yazalım… Çevremizden gelen namaz baskıları olduğunda şeytandan gelen zarfta şu vesveseler vardır:

* Sana baskı yapacaklar ha!
* Allah'ı kandırmaya çalışmayı düşünmezsin herhalde değil mi?
* Onlar için kıldığında sana baskın gelmiş olacaklar… Onlar kim oluyor da sana baskı yapıyorlar!
* Allah dediği için değil de onlar dediği için kılacaksın öyle mi? Allah'ın yerinde sen olsan kabul eder misin? Ve benzeri vesveseler… Bu gibi durumlarla karşılaşan okuyuculara tavsiyem nişanlısına ya da babasına ya da namaz için baskı yapan herhangi bir kişiye:

* Senin için mi namaz kılmam gerekiyor yoksa Allah için mi namaz kılacağım? Deyin. Vereceği muhtemel cevap:
* Tabii ki Allah için kılman gerekiyor 'olacaktır… Siz de;
* O zaman bana niçin namaz kılmam gerektiğini anlatın. Namaz kılan bir babanın evladı olmam namaz kılmamı gerektirmiyor herhalde! Ya da namaz kılan bir insanın nişanlısı da namaz kılmalı değil herhalde! Madem bu kadar önemli nişanlınızın namaz kılması; neden nişanlanmadan önce sormadınız?

İnsanoğlu yapı itibariyle baskıyı hazmedemez… Ama bu namaz biraz farklı bir konu… Namaz; 'Madem öyle işte böyle' diyerek tavşana kızıp dağa küsmeye benzeyecek bir amel değildir… Nişanlınız-eşiniz ya da babanız size seçme özgürlüğü veren bir yemeğe davet etmiyorlar… Onların davetteki yanlışlığı sizi namazdan soğutmamalı… İnanın onlar iyi niyetle davet ediyorlar ama üslupta hata yapıyorlar… Sizin namaz kılmamakla ne kadar büyük bir yanlışın içinde olduğunuzu gördüklerinden hemen namaza başlamanızı arzuluyorlar…

Başkasının zorlamasıyla kılınan namaz çok sıkıntı verecektir… Önemli olan bu şekilde namaz kılma niyetini Allah rızasına çevirebilmek… Nefse en ağır geleni de işte budur… Çünkü şeytan sürekli: —Sen baban dediği için namaz kılıyorsun. Yoksa kılmazdın. Yarın Allaha ne diyeceksin? Diyerek namazdan soğutmaya çalışır… 'Böyle namaz kılmaktansa hiç namaz kılmamak en iyisidir.' Diyerek nefse en kolay gelen namazı terk etmek tercih edilir… Böylelikle ne bir başkasının baskısı altına girmiş olursunuz ne de Allah'ı kandırmaya çalışmış olursunuz!!! (haşa!) (gözlerinizi kapatarak) Düşünün ki Allah'ın huzurundasınız… Size de niçin namaz kılmadınız? Diyor… Ne cevap vermeyi düşünürsünüz?

—Allah'ım babama kızdım namazı bıraktım…
—Allah'ım nişanlıma kızdım namazı bıraktım…
—Allah'ım baskı yapanlara kızdım namazı bıraktım…

Sizce Allah-u Teala ne der size? Cevabı size bırakıyorum…

Allah Emrettiği İçin Namaz Kılıyoruz

namaz-kılmak-salah
Allah emrettiği için namaz kılıyoruz. Namaz kılanların birçoğu bu sebepten dolayı namaz kılarlar… Allah namazı emrettiği için bunlar da Allah'ın emirlerine itaat etmelerinin gereğini çok iyi bildiklerinden namaz kılıyorlar…

Çok ilginçtir ki namaz kılmadıkları dönemde de Allah'ın emrettiklerini az çok biliyorlardı… Ne oldu bunlara da namaz kılın emrini işittikleri halde sonradan kılmaya başladılar? Yani emre çok sonraları itaat… Madem Allah'ın farz kıldığı ibadetler sizin için bu kadar önemli neden diğer farz olan ibadetlere bu kadar hassas değilsiniz? Aklıma gelmişken sorayım dedim.. Yanlış anlaşılmaya çok müsait bir şeyler anlatacağım.

Diyorum ki; Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyenle, Allah'ı çok seviyorum, ve bana vermiş olduğu nimetlerin farkındayım ve O'na teşekkür etmek için namaz kılıyorum diyenlerin namazı bir olmaz. Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyen bir insan zoraki olarak namaza yaklaşır… Yani; "Aslında kılmak ağır geliyor, ama ne yapalım bir defa farz kılınmış! Farz kılınmasaydı kıl mazdım!'' Dili böyle söylemese de bu şekilde yaklaşımların verdiği mesaj budur maalesef…

İbadetin şekli ne olursa olsun gönülden yapılmadıktan son ra ağır bir yükmüş gibi gelecektir…

"Namaz = Borç, Namaz = Ağır bir yük, Namaz = Napalım, mecbur" Olarak algılanacaktır…

Evet… Namaz; bir emir… Buna itiraz etmiyorum- hâşâ! Ben, sadece bir ibadete yaklaşım şeklimizin, o ibadetin uzun soluklu olmasına, ona ne kadar katkısı olabileceğine bakıyorum…  Bazı insanlar namazın bir emir olduğuna iman ederek-ki doğrudur bu-ömür boyu namaz kılabilirler… Buna bir şey diyen yok… Ama bir dönem kılmış ve tekrar bırakmış olanların sayısı da az değil…

Bunlar gerekli alt yapıyı oluşturmadan namaza yaklaştıklarında geri adım atma olasılığı bu sebepten yüksek olacaktır… "Emre itaat'' ya da"Emir sahibinin sevgisini, hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak'' Emre itaat mantığında insan ile emir sahibinin iletişim bağlantısı kopuyor… Yani önünde bir ibadet var ve ifa edilmesini bekliyor… Hedef bir an önce o yükten kurtulmak. Durum böyle olunca da içi boş, huşusuz, duygusuz, tadsız bir namaz kılınmış oluyor…

Konumuzun dışına çıktık gibi gözükse de çıkmadık, içinde dolaşıyoruz… Devam ediyoruz; Allah emrettiği için namaz kılıyorum diyen kişiler eğer namazlarından tat almak istiyorlarsa;

1- Allah'ı tanımaya çalışsınlar
2- Namaz öncesi Allah ile (sevdiğim ile) buluşacağım psikolojisine girmeye çalışsınlar.
3- Bir vakit namaz kaçırdığınızda bu işin kazası var demeyin… Sevginin kazası olmaz…
4- Emri, sevgiye, tavsiyeye dönüştürmeye çalışın…

"Allah emrettiği için namaz kılmaya çalıştım ama devam ettiremedim'' diyorsanız; Bazı bilgilerden mahrum bir şekilde namaza yaklaşmışsınızdır diye düşünürüm… Neden? Çünkü Namaz kılmak fedakârlık ister… Fedakârlığa giden yol şu merhalelerden geçer;

1- Allah'ı tanımak
2- Allah ile muhabbete geçmek
3- Allah'ın verdiği nimetlerin farkına varmak
4- Allah'ı sevmek
5- Allah’a güvenmek.
6- Ve Allah'ın sevgisini kazanmak için fedakârlık yapmak...

 Bu sıraladığımız maddeleri bu başlık altında anlatmaya çalışmayacağım. Konumuzdan kopmak istemiyorum… Diğer bölümlerde yer yer izah etmeye çalışacağım inşallah… Şimdi de 2. ara başlığımızı ele alalım:

Allah'a Teşekkür Etmek İçin Kılınan Namaz

allah, teşekkür
Allah'ın bizlere olan ikramlarından dolayı  teşekkür etmek için kılınan namaz. Kanaatimizce kılınan namazların en anlamlısı… En içteni… En huşulusu… Kabule en yakın olanı… İnsanları yaratıp başıboş bırakmayan Allah-u teala  yer yüzü ve gökyüzünün tamamını insanların hizmetine vermiştir. İnsanlar yerler, içerler, sahile iner yüzerler, bulutla gölgelenir, buluttan sulanırlar, dağdaki ot ve kırıntılar süt ve et olarak düşer sofralarına, denizdeki balık kolay av olur kendilerine, havasıyla, manzarasıyla hep insanlara hizmet ederler…

Bu hizmet karşılıksız olmayacaktır elbet… İnsanlara güzel bir şekil veren Allah-u Teala bu hizmet karşılığında ihtiyacı olmamasına rağmen güzel bir teşekkür edilmeyi hak etmiyor mu dersiniz? Bakınız hayat kitabımızda bizlere neler neler verdiğini hatırlatıyor;

* "Gökten bir su indiren de O'dur. Biz bununla her tür bitkiyi çıkardık. Ondan da taze ve yeşil bitki(ler) çıkardık. Ondan da birbirinin üstüne binmiş (başak olmuş) taneler meydana getirdik. Hurma tomurcuğundan birbirine yakın salkımlar, birbirilerine hem benzeyen hem de benzemeyen üzüm bağları, zeytin ve nar bahçeleri de (bitiririz. Her birinin) meyvesine, bir (ham) meyve verdiği zaman, bir de olgunlaştığı zaman bakıverin. Şüphe yok ki bütün bunlarda iman edenler için birçok ayet vardır.''

* "Allah'ın gökten su indirdiğini görmedin mi? Biz onunla çeşitli türden meyveler çıkardık. Dağlardan beyaz, kırmızı çeşitli renklerde ve son derece siyah yollar (yaptık.)"

* "Davarlarda da sizin için elbette ibret vardır. Size onların karınlarındaki dışkı ile kanları arasından içenlerin boğazından kolaylıkla geçen halis bir süt içiriyoruz.

Allah-u Tealanın verdikleri bunlarla sınırlı değil tabiî ki. Açın buzdolabınızı, görün, gördüklerinizin tamamı hizmetimize sunulmuş… Bizlerden anlamlı ve içten bir teşekkür bekleyen Allah-u Teala bakın, nimetlerin farkında olmayan bizler için ne söylüyor;
3   En'am.99 4   Fatır.27 5   Nahl.66

"Gökte ve yerde nice belgeler vardır ki, yanlarından yüzlerini çevirerek geçerler.''

Dünya meşgalesi, kazanma hırsı ve nefsimizin istekleri çoğu şeyleri unutturdu bizlere… Oysaki ikram eden el teşekkür bekler… Bizler yeryüzünde nimetler içinde nankör nankör günümüzü gün ederken bakın Allah-u Teala bizlerin hallerinden nasıl bahsediyor;

"Şüphesiz Rabbin insanlara bir lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.''

Evet… Birçoğumuz bile bile ikram eden ele teşekkür etmedik… Devam ediyoruz;

"… Allah şükredenlere mükâfat verecektir''

"… Kim dünya nimetlerini isterse ona ondan veririz. Kim de ahiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Biz şükredenleri mükâfatlandıracağız."

Yapacağımız teşekkür karşılık görecek ve cennet kapıları bizlere açılacak… İstenilen teşekkür ne onur kırıcı, ne yorucu, ne de bıkkınlık verici… Bu teşekkür çeşitlerinden biri de namazdır. Allah-u Teala kendisine namazla da teşekkür etmemizi istemiştir;

Namazla yapılan teşekkür 


Her ibadetin kendine özgü bir durumu olduğu gibi diğer ibadetlerle de bir ilişkisi vardır. Bu ibadetlerden birisi de namazdır. Namaz müslümanı muttaki yapan ibadet olarak önemlidir. Kur'an-ı kerimde namaz üzerinde sıkça durulmuş, namazın sadece şekle münhasır kılınacak fiziksel hareketler olmadığına özellikle dikkat çekilmiştir.
6   Yusuf.105 7   Neml.73 8   Al-i İmran 144 9   Al-i İmran 144

Kur'an-ı kerim, namazı her zikrettiğinde onun üzerinde ciddi manada tefekkür edilmesi, özünün yakalanmasının gerekliliği üzerinde durur. Kur'an'da namazın zikredildiği hiçbir ayette sadece namaz kılın ifadesi yoktur. Namazı ikame edin, namazı dosdoğru kılın yerli yerinde yapın ifadesi vardır.

"Şüphesiz ki namaz, insanı kötülüklerden, yanlış yapmaktan, aşırılıktan alıkor.''

 Denmektedir Her haliyle anlaşılıyor ki namaz bir denge halidir. Namaz: insan için, insanın nefsi için zor gelebilecek başka bir varlık önünde ayağa kalkmak, eğilmek ve yere kapanmak gibi bir muh tevaya sahiptir. Namaz, peygamberimizin buyurduğu gibi; mü'minin Allah'a olan yükselmesidir. Ve yine o'nun buyurduğu gibi namaz: insanın Allah'a karşı duruşunda alacağı pozisyonun rotası ve zeminidir İnsanı Allah’a bağlayan önemli farz ibadetlerden biridir namaz.

Müslümanın gün içerisinde sorumlulukları hatırlaması şuurlan ması, eksikliklerini ve fazlalıklarını fark etmesine neden olan iba dettir namaz Özellikle secde hali çok anlam ve muhtevaya sahiptir. Allah Resulü, secde: "Mü'minin rabbine en yakın olduğu andır'' Demektedir. Bu coşku ve heyecan verici hadisten, her Müslüman istifade edebilmenin imkân ve yollarını aramalı ve oluşturmaya çalışmalıdır Allah'la (c.c) konuşmak isteyen, görüşmek isteyen, ona derdini ve sıkıntısını açmak isteyen, onunla heyecanını, mutluluğunu paylaşmak isteyen namaz kılsın diyen peygamberimiz ne güzel söylemiş…
10   Ankebut–45

Namazla Allah'a nasıl bir mesaj ulaştırmış oluruz? 


Diğer dinlerdeki ibadetleri bildirme ve davet yöntemleri bakımından bir benzeri olmayan evrensel bir çağrı olan ezanla start alıp ve tüm dikkatiyle, tüm benliğiyle ve tüm şuuruyla kıya ma geçer müslümanımız… Allahu ekber! (Allah en büyüktür) tekbir lafzıyla teşekküre başlayıp ellerini bağlar. Artık müslümanımız Rabbinin rızasını kazanmak için, kendisine verilen nimetlere teşekkür için, Rabbinin büyük ve güçlü kendisinin ise Rabbine muhtaç ve aciz olduğunu ispat için ağaç gibi ayaktadır…

Hiçbir güç onun o ha lini bozamaz Artık Rabbiyle konuşma vakti gelmiştir. Besmeleden sonra subhaneke ile başlar Rabbini övmeye… Ey Allah'ım! Seni hamdin ile tesbih ve tenzih ederim. İsmin mübarektir. Azametin yücedir ve senden başka ilah yoktur.''dedikten sonra kur'an'ın ilk suresi olan fatiha'yla devam ederek yine Rabbine övgü dolu mesajlarla der ki:

 ''hamd: âlemlerin Rabbi olan Allah'a mahsustur. (O, aynı zamanda)rahmandır rahimdir. Din gününün (hesap)de sahibidir…''

namaz teşekkürdürMüslümanımız, fatiha'yı okurken Rabbimize ne dediğini bilir bir tavırla tevhidin zirvesine çıkıp şirkten uzak bir şekilde ayeti kabul eder ve der ki: ''Rabbimiz! Ancak sana ibadet eder ve ancak senden yardım dileriz.'' İbadetin ve yardım istemenin tek merciinin Rabbimiz olduğunu kabullenir bir vaziyette teşekkür/dua/yalvarma cümleleri ile dua eder: "Bizi doğru yola ulaştır. Kendine nimetler verdiğin kimselerin yoluna… Gazabına uğrayanların ve sapıkların yoluna değil'' der. Bir de kısa ya da uzunca bir ayet okuyup rükuya eğilir. Belki de bu güne kadar hiçbir güce, kuvvete, sisteme ve şahsa karşı yapmadığı bir pozisyon.

Gururlanmış bedenin bükülmesiyle yaptığı kulluğu dil ile devam ettirerek der ki: Subha ne Rabbi yelazim (yani yüce Rabbimi tesbih ve tenzih ederim)'' hem de 3,5,7 defa O pozisyonda da Rabbi'ni över ve düşünür: benim belimi kırıp, bu pozisyona gelmeme sebep ne? Kime karşı eğiliyorum? Elbette ki Rabbime karşı eğiliorum der ve bu pozisyonla sanki'' ey inananlar: rükû edin, secdeye varın, Rabb'inize kulluk edin. İyilik yapın ki saadete erişesiniz. Ayetini yaşar Rükûdan kalktıktan tekrar kıyama geçinceye kadar ki vakti de boşa harcamayıp: semi Allah'u limen hamideh (Allah kendisine hamd eden kulunu işitti/işitir) sözünü söyleyip Allah'ın rahmetini umarak rükûdan başını kaldırır.

Tabiî ki övgü dolu cümleler bununla da kalmayıp devam eder ve der ki: Rabbena lekel hamd(ey rabbimiz hamd sana mahsustur) Bu kadar hazırlık cümlelerinden sonra Rabbine çok yakın olma, onunla dostluğu arttırma, güzel olan her tür istek ve duada bulunmanın zamanı ve tavsiye edilen mekânına az kalmıştır. İnsanı, Rabbinin huzurunda iki büklüm yapan bir duruş.

"SECDE'' 


Sanki secde ile Rabbine şöyle der:

Rabbim senin huzurunda gururlanmış boynum ve burnum işte bak ayaklarımla bastığım yerde… Rabbim! Sen güçlü ve ibadete layıksın… Ben ise güçsüz ve sana muhtacım… Sana yemin ederim ki hiç kimsenin huzurunda boynumu (10cm) bile aşağı eğmedim. Bana olan ikramına ve büyüklüğüne karşı işte böyle iki büklüm olarak sana olan teşekkürümü secde ile ifade ediyorum… Sen beni bağışla Allah'ım… Çünkü sen Ğafur sun… Günahları bağışlayansın… Beni razı olduğun kullarından eyle! Ve sesli duaya gelinmiştir artık.''subhane Rabbiyel ala(ey yüce Rabbim! Seni noksan sıfatlardan tenzih ederim)''der ve düşünür. Kendisini bu duruma sokan sebep ne idi?

Secdeden ikinci kez kalktıktan sonra aynı hareketleri birkaç kez tekrarlayıp oturur. Artık müslümanımızın alnı pak ve parlaktır. Oturarak teşekkürden sonra sağ ve soldaki hafıza meleklerine selam verir ve namazını bitirir. Müslümanımız öyle bir teşekkür etmiştir ki: teşekkür ederken ne yorulmuştur, ne acı çekmiştir, ne de onuru kırılmıştır… Namaz bir arınma, bir hatırlatma ve teşekkürdür. Günde beş defa bu duygularla tekrarlandığında inanıyorum ki birçok kötülüklerden uzaklaşırız. Çünkü: muhakkak ki namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alı kor…

Namaza Başlamayı Bir Kaç Defa Denedim Ama Olmadı

namaz, deneme, başlamak
Bir kaç defa denedim ama alışacağımı zannetmediğim için bıraktım. Çoğu zaman her yaş gurubundan işittiğimiz bu mazeret, tedavisi en kolay mazeretlerden biri… Bu mazerete sığınan kişiler namazın kılınması gerektiğinin az da olsa farkındalar… Yani namaza karşı değiller… Sadece bir kaç deneme yapmışlar, kıldıkları namazın devamlı olacağına kanaat getiremeyince ilk başlığımızda anlattığımız mazerete sığınarak namazdan vazgeçmişler… Bu kişiler de şeytanın kurbanları arasında…

Ama bu kez şey tan, yardımcılarını da kullanarak muhataplarını namazdan soğutmaya çalışmış… Doğru bir şekilde öğrenildiğinde bırakılması mümkün gözükmeyen namaz; yanlış anlatım, eksik anlatım, yanlış anlama, ya da eksik anlamaya kurban gidince hayatımızdaki yeri oldukça sıkıntı oluşturacağından terki kolay olur… Şimdi bu bahanenin muhtemel çıkış ortamını bulmaya çalışalım…

Hangi durumlarda şeytan bu bahaneyi teklif eder muhatabına… Biraz kendi hayatımdan biraz da çevremdeki gözlemlerimden şu sonuca ulaştım: Aşağıdaki dört soruya verilen cevaptan çıkarabiliriz mazeretin çıkış noktasını…

1- Niçin namaz kılmak istedikleri,
2- Kendilerine namazın nasıl anlatıldığı,
3- Hangi ortamda namaz kıldıkları ve
4- Hangi psikolojide namaz kıldıkları…

Şimdi sorularımızı masaya yatıralım ve bu sebepten namazı terk eden kişilere tek tek çözümler üretmeye çalışalım. Aşağıda sıralanan konuları görmek için üzerilerine tıklayın.

Niçin namaz kılıyoruz? 


1- Allah emrettiği için
2- Baba baskısından dolayı
3- Eş baskısından dolayı
4- Patronun gözüne girmek için
5- Namazın insanı huzurlu kılacağı anlayışından dolayı
6- Belirli bir konuma gelebilmek için
7- O an içimizden geldiği için
8- Allah’ın bizlere olan ikramlarına teşekkür etmek için
9- Namazı terk etmenin çok büyük bir günah olduğu düşüncesinden
10- İçimizdeki inançsızlığı gizlemek için
11-Gelenekten dolayı kılınan namaz
12- Özel günlerde kılınan namazlar Şimdi yukarıdaki on iki maddemizi tek tek açıklamaya çalışalım.

Namaz Kılmaya Kendimi Henüz Hazır Hissetmiyorum

namaz kılmaya hazır değilim
Birçok ibadetin önüne kocaman set çeken bir mazeret olan "kendilerini henüz hazır hissedemedikleri'' mazereti, her ne kadar da masumca ağızdan çıkmış olsa da bu tamamen şeytanın attığı bir zarftır. Bu mazeretin arkasına sığınarak kolayca namazı terk edenlerle konuştuğumda; birkaç defa namaz kılmaya çalıştıklarını fakat gereken hazzı alamadıklarını; bu sebeple de namaz için kendilerini hazır hissedinceye kadar ertelediklerini söylediler… Sanki anlaşmışlarcasına namazda gereken hazzı alamayan herkes bu mazeretin arkasına saklanıyor… Namazlarında huşu duymayanların önünde iki seçenek var:
  1. Ya namazlarında huşu duymak için arayış içine girecekler, 
  2. Ya da kendilerini hazır hissedene kadar namazdan uzak kalacaklar… 
Şimdi elimizi vicdanımıza koyalım ve değerlendirme yapalım: Namazdan uzak kalarak çözüme ulaşabilir miyiz? Bu dosyamızda kılacağımız namazdan nasıl huşu duyabiliriz sorusuna cevap vermeyi düşünmüyorum… İlerleyen sayfalarda değineceğim inşaallah… Bu mazerete sığınanlarla şeytan arasında şöyle bir diyalog geçmiştir; Şeytan: Öyle bir namaz kıldın ki, bunu sen bile beğenmedin! Allah nasıl beğenip kabul edecek? Bu vesvese ok gibi saplanacak beyne… Ve kısa bir zaman zarfında Allah ile empati yaparak kendisini yadırgayacak:

-"Bu nasıl namaz? Ne okuduğun surelerin manasını biliyorsun ne de namazda sadece beni düşünüyorsun… Aklına türlü türlü şeyler geliyor! İmtihan sonucunu düşünüyorsun, elde edeceğin karı düşünüyorsun! Hep dünyalık şeyler bunlar! Böyle bir namazı kabul edemem ben! Namaza iyice adapte olana dek sana kızmıyorum… İyice hazırlan sonra gel!'' 

Tamamen şeytanın yaptığı bu telkin anında kabul görür… Ve muhatabımız rahatlar… Öyle bir namaz anlayışına sahip olmuşlardır ki; kendilerini hazır hissedene kadar namazdan muaf kalacaklar… Kendilerine ahirette, kılmadıkları dönem namazları sorulmayacakmış gibi rahat edecekler… Kesinlikle Allah'tan şöyle bir sesi işitmek istemeyeceklerdir: "Ey filan kulum! Namazlarını düzeltmeye çalış!!!" Şimdi tekrardan bu mazerete sığınanlara soralım: Kendinizi namaza hazır hissetmediğinizden namazı bıraktığınızı söylüyorsunuz… Peki;
  • Kendinizi ne zaman namaz için hazır duruma getirmeye çalışacaksınız?
  • Namazınızın devamlı olması için nasıl bir programınız var? 
  • Ne zaman start vereceksiniz?
Vereceğiniz zaman dilimine kavuşmadan ölmeyeceğinize dair bir belge var mı elinizde? Bu yazdıklarımı sakin bir kafayla düşündüğünüzde hiç de ak lınıza gelmeyen şeytanın sizi çok farklı bir yöntem kullanarak kandırmaya çalıştığını göreceksiniz… Aslında şeytan çok basit bir tuzak hazırlamış… "Namazdan uzak durarak namaza hazırlan!!!"yok  böyle bir şey yaaa… Akla şöyle bir sorunun gelmesine şaşırmam ve bunu beklerim:

Peki, ne yapmalı? Bu şekilde kılmaya devam mı edeceğiz yani? Cevabı o kadar basit ki; evet… O şekilde de olsa kılmaya devam edeceğiz… Bıkmadan… Usanmadan… Amma, bu arada da huşu duymak için çözümler arayacağız… Unutmayalım ki namazdan uzaklaştığımız oranda şeytana yaklaşırız… Bu mazerete sığınıp da namazdan uzaklaşanlar nasıl bir namaz hayal ediyorlar acaba? "Namazdayken akla dünyevi hiçbir şey gelmemeli… Her şey dört dörtlük olmalı…'' Güzel bir temenni ama inanın çoğu namazlar maalesef arzuladığımız gibi olmuyor… Bu, namazı terk edeceğiz anlamına gelmemeli… Yani huşusuz namaz kılmaktansa hiç namaz kılmamak olmuyor…

"kendimi henüz hazır hissetmiyorum'' demenin başka bir alt yapısı daha olmalı… Namazı insandan uzaklaştıran bu anlayışın beslendiği ortamların acilen incelenmesi lazım… Bazı okuyucularımla birebir görüştüğümde bu bahanelerin çıkış merkezinin işlenen günahların devam etmesi ve o günahları bırakmaya pek de gönüllerinin olmaması dikkatimi çekmişti…

Bu durum namazla çelişince; o kişilerce bırakılmaya en müsait a me lin namaz olduğunu görürüz… Peki, neden? Çünkü haramlar nefse çok tatlı gelir, namaz ve benzeri ibadetler ise haramlar kadar nefse hoş gelmez… Namaz ve günah… Ateş ve barut misali birbirlerinden pek hoşlanmazlar… Na maz, günahtan; günah namazdan etkilenmeye mü sa id dir… Günahından taviz vermek istemeyen bir insan namaz esnasında çelişkiyi anında görür ve: "kimi kandırıyorum?'' Der… Tam o esnada insan düşmanı şeytan sağdan yanaşarak: Evet haklısın… Kimi kandırıyorsun? Ya adam gibi namaz kıl günahı sıfıra çek, ya da namazı sıfıra çek… Hemen karar ve rilmeden önce vicdan denen şeyin rahatlaması için yine Allah ile kısa bir empati yapılır: "Ey günahkâr kulum! Günahınla sevabınla sen benim kulumsun… Her ne kadar günah işlesen de benim sonsuz rahmetimden dolayı seni bağışlarım…

Bu arada günahlardan bıkıp tövbe edene kadar namaza yaklaşma! Ne zaman karar verirsen,o zaman namaza başla…Şimdilik serbestsin!'' haşa!!! İnanın bu ya da benzeri iç konuşmalar yaşanır… Ve özgürce günahlar işlenmeye devam edilir… Namaz için kendini ha zır hissetme yaşı emekliliğe ayrılma yaşına kadar ertelenir… Ey bu sebebe sığınan kardeşim, bacım! Vallahi şeytan erteleme virüsünü size aşılamış… Unutmayın ki şeytan size namaz kılmayın demez… Sürekli erteletmeye çalışır… Şeytan umduğumuzdan daha zeki ve daha uyanıktır… Unutmayın ki ne kadar günah işlemiş olursanız olun devam edip kılacağınız namaz gün gelir işlediğiniz günahlardan uzaklaştırır sizi… Bakın yaratanımız ne diyor:

"Sana vahyolunan kitabı oku, namazı da dosdoğru kıl. Çünkü namaz insanı hayâsızlıktan ve münkerden alıkor. Allah'ı zikretmek ise elbette ki en büyüktür. Allah ne yaptığınızı bilir.''

Günah ve namaz… Bu ikilinin bir arada olamayacağı düşüncesi insan yapısına terstir… Bizler insanız… Ne melek ne de peygamberiz… Günah işlemeye meyyal yaratılmışız… İşlediğimiz günahlar ayrı bir şey, namazı terk etmemiz apayrı bir şey… Hatta Resulullah aleyhisselam ne güzel buyurmuş: "Mü'min kul abdest alırsa; mazmaza yaptığında ağzından gü nahları dökülür, burnuna su alıp sümkürdüğünde burnundan günahları dökülür, yüzünü yıkarken yüzünden günahları dökülür.(kollarıyla birlikte) ellerini yıkadığında –tırnaklarının altı dâhil­ ellerinin tümünden günahları dökülür… Başını mesh ettiğinde ­kulakları dâhil­ başının tümünden günahları dökülür… Ayaklarını yıkadığında­tırnakları dâhil­ ayaklarının tümünd en günahları dökülür… Sonra camiye gidişi ve namaz kılışı onun nafile (fazladan getiren ameli) olur…2 Suphanallah! Allah'ın şu merhametini görebiliyor muyuz? Günahların üstüne turnusol kâğıdı gibi düşüyor… Eğer namaz kılan bir insan için günah işlememe şartı olsaydı bu tür müjdeli haberler olmazdı…

Bu paragrafı okuyan bir kişinin aklına:
"madem abdest bile günahlarımızı döküyor günahlarımızdan vazgeçmenin ne anlamı olacak ki?'' düşüncesi gelebilir… Tamamen şeytanın özel kaleme aldığı bir vesvese olan bu söz, Allah'ın, kullarına sıcak yaklaşımını suiistimalden başka bir şey değildir… İşlenen günahın cinsi ve büyüklüğü ne olursa ol
1  Ankebut, 45 2  Malik-Ahmet-Nesei.

sun, o günah namazla olan birlikteliğine bir süre sonra son verecek zaten… O günahı işleyen kişi Allah'ın her şeye rağmen günahları bağışlayacağını vaat etmesi altında ezilecektir kuşkusuz… Gün gelecek devam ettiği o günahı işlemeye utanacak ve terk edecektir… İşte burada o günahtan vazgeçtiren iki unsurdan biri her şeye rağmen devam edilen namaz ve Allah'ın bağışlayacağını vaat etmesidir… Yukarıdaki paragrafı yazarken aklıma kaya parçasına oyuklar açan su damlacıkları geldi… Bir su damlası kaya parçasını oya maz… Bu mümkün değildir… Kayayı oyan, su damlası nın de vamlılığıdır… Sabırla… Bıkmadan… Kararlı bir şekilde eylemine devam etmesidir…  Allah, namaz kılacak kişilerin melek gibi olmalarını şart koşmu  yor… Allah biliyor insanın her an günah işleyebileceğini…

Peki, çözüm ne? 


Namaz çözüm
Bu mazeretten dolayı namazı terk eden ya da kılmayanlara tavsiyem:

1- Her şartta ve koşulda namazlarınızda huşu duymuyorsanız bile geri adım atarak namazı terk etmeyin.

2- Huşu duyuncaya kadar (isterse bir ömür boyu huşu duymayın) namaz kılmaya devam edin…

3- Günahlarınızın çokluğuna aldanıp ta namazdan soğumayın…

4- Mazeret beyanınızın Allah katında geçerli olmadığını bilin…

5- Namazla beraber bırakamadığınız günah ya da günahlar olduğunda, o an şeytanın kulağınıza vesveseler fısıldayacağını unut mayın…

6- Namaz esnasında aklımıza günahlarımızın gelmesi bizi na mazdan soğutmamalı…

7- Namaz kılarak kendimizi namaza hazır hissedelim…

8- Kendimizi hazır hissedince namaza başlayacağım diyen bir insan kılmadığı her namazdan sorumludur…

Şu Yazıları Mutlaka Okuyun:

1- Namaza Başlamayı Denedim Ama Olmadı.

En Kolay Sadaka Tebessüm

Tebessüm Sadakadır
Peygamberimizin şemailini anlatan sahabeleri, onun yaratılıştan güleç yüzlü olduğunu özellikle vurgularlar.

Kişinin Müslüman kardeşine tebessüm etmesi, güler yüz göstermesi ‘niçin sadaka sayılsın ve hangi özelliği sebebiyle sadaka sayılan değerlerin önüne alınmış olsun?’ gibi sorular akla gelebilir. Sahabe-i kiramın önde gelenlerinden, daha çok züht ve takvada örnekliğiyle bilinen Ebu Zer (r.a.)’in naklettiğine göre, Peygamber Efendimiz bir keresinde sadaka diye nitelediği hasletleri ve değerleri sıralamış: “Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen, ona güleç yüzle bakman senin için sadakadır…” (Tirmizi, Birr ve’s-sıla 36.) buyurarak, tebessümü, güler yüzlü olmayı onların en başına almıştır. Sadaka sayılan diğerleri iyilikleri emretme, kötülüklerden sakındırma, yolunu kaybedene yol gösterme, yoldan geçenlere eziyet veren taşı, dikeni, hayvan iskeletini yoldan kaldırma, kardeşinin boş kovasına kendi kovasındaki suyu dolduruverme gibi güzelliklerdir. Bir tebessüm, güler yüz gösterme, bazıları- mız için kolay görülebilir.

Oysa dikkatli ve sorgulayıcı bir gözle çevremize baktığımızda, yüzünde tebessüm eseri görmediğimiz birçok insanla karşılaşırız. Hayata ve her doğan yeni güne yepyeni bir ümit ve heyecanla başlayabilmenin ilk göstergesi bir tebessüm, bir güler yüz ise bunu kendimizin ne kadar başardığımıza ve çevremizdekilerin ne ölçüde başarılı olduğuna bakalım. O zaman Peygamberimizin bu sözündeki derin hikmeti ve büyük önemi anlayıp kavrayabiliriz. Başta kendi nefsimizle olmak üzere, insanlarla ve dışımızdaki varlık âlemiyle ilişkilerimizin ilk belirtisi, yansıması yüzümüzde ifadesini bulur. Hemcinslerimizle karşılaşıp birbirimize bakınca, başka bir şeye ihtiyaç duymaksızın âdeta okuyup anlamlandırdığımız organımız yüzümüz, yüzümüzü daha anlamlı kılan ise gözlerimizdir.

Yüz ifadeleri birçok şeyi anlama ve anlamlandırmayı sağlar; gözlerde ise bunları hem en belirgin şekilde görebilir hem görülene şahitlik ederiz. Henüz çok küçük bir bebek bile kendisine bakanın yüzündeki sevgi ve sevgisizliği hisseder, yani okuyabilir. Tebessüme tebessümle karşılık verir. Buradan hareketle, bir aile yuvasında eşlerin birbirine, anne babanın çocuklarına, çocukların anne babalarına tebessüm etmesi ve güler yüz göstermesinin ne kadar değerli ve huzur verici olduğunu söyleyebiliriz. Aynı şekilde komşunun komşuya, bir yöneticinin yönettiklerine, patronun çalışanlarına göstereceği güler yüz bütün günün sevinç, mutluluk ve verim içinde geçmesini sağlayıcı bir özellik taşıyabilir. Şu dörtlük, duygularımızı ifadeye yardımcı olabilir:

Kardeşinin yüzüne tebessüm etmen, ona güleç yüzle bakman senin için sadakadır…


tebessüm ve sadaka“Acımasız sözle gönül yıkmadan, Ruhu incitmeyip canı yakmadan, Kimseye kem gözle hain bakmadan, Ne güzel bir yüze tebessüm olmak.” Birbirine tebessüm edebilen, güler yüz gösterebilen, aralarındaki iletişim ağları sağlam ve sağlıklı olan insanlardan oluşan bir toplumun mutluluğunu, hayata tutunma gücünü ve bu sayede ulaşacağı başarıyı düşü- nünce, bunların önemini daha iyi anlamak mümkün olabilir. Her birimiz, her gün çeşitli vesilelerle ve zorunlu olarak birçok insanla muhatap oluruz.

Onlara göstereceğimiz güler yüz, onların bizi tebessümle karşılaması ruhumuzu okşar ve dostluklarımızı pekiştirir. Konfüçyüs’ün: “Tebessümü bilmeyen esnaflık yapmamalı” sözü de hayatın bir başka gerçeğinin ifadesidir. Tıpkı tebessüm gibi hadislerde sadaka olduğu belirtilen davranışların her biri, hikmeti üzerinde durulmaya değer özelliklerdir. Peygamberimiz, güzel sözün sadaka olduğunu bildirir. (Buhârî, Edeb 34; Müslim, Zekât 56.) Yine hadislerden öğrendiğimize göre, tesbih (sübhânallah demek), hamt (elhamdülillah demek), tehlil (lâ ilâhe illallah demek), tekbir (Allahü ekber demek), iyiliği tavsiye etmek, kötülükten sakındırmak sadakadır. (Müslim, Müsâfirîn 84; Zekât 56; Ebu Davud, Tetavvu 12; Edeb 160.) Sadaka olduğu belirtilen başka nitelikler de vardır. Oysa sadaka dediğimiz zaman, bizim zihnimizde oluşan anlam ve gündelik hayatta birçok insanın fiilen gerçekleştirdiği eylem, bir fakire, bir yoksula, bir düşküne herhangi bir karşılık beklemeksizin Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak maksadıyla dünyalık, yani maddi değeri olan bir şeyler vermektir. Gerçi dinî bir terim olarak sadaka her türlü yardımı, bağışı ve zekâtı da kapsayı- cı bir anlam içerir.

Peygamberimizin hadislerinde sadaka olarak sayılanlar; bizlerin, Müslüman bireylerin dünyasına yepyeni ve bambaşka ufuklar açmakta ve sadaka aynı zamanda manevi ve ahlaki dünyamıza ku- şatıcı bir anlam kazandırmış olmaktadır. Kişinin malından, mülkünden, parasından kısaca maddi varlığından bir şeyleri başkasına kar- şılıksız verebilmesinin, bazıları için ne kadar güç olduğunu tahmin etmemiz zor olmasa gerektir. Ama bunu gerçekleştirebilen ve içinde yaşadığı topluma, insanlık ailesine katkı sunan pek çok iyilik ehli insanın bulunduğu da bir vakıadır. Hadislerde sayılanları yapabilmek de, en az bu birinci anlamdaki sadakayı gerçekleştirmek kadar zordur. Çünkü hadisimizde sayılanlar, öncelikle insanlıkta ve tabii Müslümanlıkta belli ve belirgin bir mertebe kazanmış olmayı gerektirir.

Tebessüm - Şems-i Tebrizi
Peygamberimizin yüzünden tebessümün hiç eksik olmadığını, sahabelerin anlatımlarından öğreniyoruz. Esasen Resul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s) emir ve tavsiye ettiği şeyi, öncelikle kendi hayatında uygular ve herkese göstererek örneklik sergilerdi. Sahabe-i kiramdan Abdullah b. el-Hâris: “Tebessümü, Resulüllah (s.a.s)’dan daha çok olan, onun kadar güleç yüzlü bir kimseyi daha görmedim” der. Aynı sahabi, Peygamberimizin gülmesinin tebessümden ibaret olduğunu söyler. (Tirmizi, Menâkıb 10; Müsned, IV, 190,191.) Efendimizin kahkaha ile gülmediğini, onun gülmesinin tebessümden ibaret olduğunu, sevgili eşleri başta olmak üzere, ifade eden birçok sahabe vardır. Müminlerin annesi Hz. Aişe: “Resulüllah sallallahü aleyhi vesellem’in küçük dili görünecek şekilde kahkahayla güldüğünü hiç görmedim, o sadece tebessüm ederdi” der. (Buhârî, Edeb 68; Müslim, İstiskâ 16.) Böylelikle ve bu rivayetler ışığında kahkahanın, gülmenin, gülümsemenin, tebessümün farklı şeyler olduğunu da anlamış olmaktayız. İslam geleneğinde, başkalarının dikkatini çekecek veya insanları rahatsız edecek ya da sahibinin kınanmasına sebep olacak şekilde kahkaha atmanın vakara aykırı olduğu kabul edilir.

Oysa buna karşılık, gülme ve gülebilme bir sağlık göstergesi sayılır. Gülmeyi, gülümsemeyi bilen tek canlı insandır. Peygamberimizin şemailini anlatan sahabeleri, onun yaratılıştan güleç yüzlü olduğunu özellikle vurgularlar. Tebessümün, gülümsemenin onun mübarek yüzünden hiç eksik olmadığını naklederler. En sıkıntılı anlarında bile yanındakilerin içlerini karartacak bir tavır sergilemedikleri anlatılır. Bu kadar önemli olan tebessümün, gülümsemenin birçok çeşitlerinden bahsedilir: Hayal edilen şeyden dolayı gülümseme, sorgulu gülümseme, hoşlanmadan doğan gülümseme, sevinç gülümsemesi, mutluluk gülümsemesi, bıyık altı gülme bunlar arasındadır. Bu çeşitlerin her birine edebiyatımızın tüm türlerinde rastlarız. Biz sözlerimizi güzel bir dörtlükle bitirelim: “Güler yüzlü davranmak insana has bir haslet, Tebessüm sadakadır, esirgeme sen onu, Sermayeye gerek yok, parasız bir ibadet, Tebessüm sadakadır, esirgeme sen onu.”
| 19:37 Unknown 0 yorum

Haydi Bir İnşirah, Ferahlık...

Kuran Kursuİnsanın duyguları, düşünceleri ve davranışları uyum içerisinde olduğunda iç başarısını sağlamış olur. İç başarısını sağlayabilen insan kendini hafif hisseder, huzurlu ve mutludur.

Sabahları derse başlamadan önce bir Ayetü’lkürsi ve İnşirah suresi okumak âdeta günü selamlamak adına alışkanlık hâline gelmiş- ti. İnşirah suresini okuduktan sonra mealini de kısaca söylüyordum. Kursiyerlerin birbirlerine kısaca hâl hatır sorduktan sonra, “Hocam haydi bir İnşirah” demeleri derse hazırız anlamına geliyordu ve benim çok hoşuma gidiyordu.

Yine bir sabah İnşirah suresini okumuş, Allah’a hamd etmiş, Peygamber Efendimiz’e salat ve selamlarımızı göndermiştik… Otuz yıllık memuriyetin ardından en yakınlarını kaybeden ama öğrenmeye dair hırsını hiç kaybetmemiş olan yetmiş dört yaşındaki Kur’an talibi teyzemiz: ‘Hocam bir soru sorabilir miyim?’ dedi. - Bu sure Peygamberimize peygamberliğin ilk yıllarında vahyolunmuş. O yıllarda Peygamberimize, peygamberlik görevi verilerek sorumluluk yüklenmiş hem de çok sıkıntılar çekmiş. Allah (c.c.) niçin sırtından belini büken yükünü kaldırdık, gönlüne ferahlık verdik diyor ben bir türlü anlayamıyorum.

Bana peygamberimizin yükü daha da artmış gibi geliyor. Soru gerçekten çok güzeldi, öğrencilerin sorularına cevap vermek amaçlı oluşan karşılıklı sohbet çok faydalı oluyordu. Sınıfa, “Ne dersiniz, bu soruya cevap vermek isteyen var mı?” diyerek dikkatlerini çekmeye çalıştım. Bütün sınıf ellerindeki meali tekrar okudular sonra onlar da "neden" demeye başladılar. Onlara Hz. Musa’nın duasını hatırlattım.

Birlikte bu duayı okuduk: “Rabbim göğsümü genişlet ve işimi kolaylaştır.” Hz. Musa’nın bu duayı niçin yapmış olabileceğini düşündük. Hz. Musa’nın istediği ama Peygamberimize verilen İnşirah’ın ve kaldırılan yükün ne olabileceğini konuştuk. Sonra, “Siz göğsünüzü ne zaman genişlemiş ve ferahlamış hissedersiniz?” diye sordum. En yaşlı teyzemiz yine söz aldı: - Hocam ben iyi işler yaptığımda, insanlar arasında doğru davrandığımda göğsüm nefes alıyor, rahatlıyorum, o zaman namazlarımı bile daha huzurlu kılıyor, mutlu oluyorum, kendimi hafiflemiş hissediyorum, dedi. Diğer kursiyerler de buna yakın örneklerle konuya katıldılar.

Ben de konuya şu şekilde açıklık getirmeye çalıştım. İnsanın duyguları, düşünceleri ve davranış- ları uyum içerisinde olduğunda iç başarısını sağlamış olur. İç başarısını sağlayabilen insan kendini hafif hisseder, huzurlu ve mutludur. Karşılaştığı olumsuz ve sıkıntılı olaylar onu yormaz, çünkü eylemlerinde iç dünyası ile çelişki yaşamaz. Yaşadığı sıkıntılı olaylara en doğru çözümleri üretir, bazen sı- kıntılarından bile haz alır.

Yunus’un, ‘Derdim bana derman imiş’ dediği gibi. Peygamber Efendimiz (s.a.s.) peygamber olmadan önce hissettiklerini ve düşündüklerini bir türlü eyleme geçiremiyordu, sıkıntı içerisindeydi, kavminin yanlış yola gittiğini fark etmişti ama doğru yolun ne olduğunu bilmiyordu, o yüzden Hira dağına çıkıp günlerce tefekkür ediyordu. Yüce Allah gönderdiği vahiyle Peygamber Efendimiz’in duygu ve düşüncelerini eyleme dönüştürmesine izin verdi, ona doğru yolun ne olduğunu öğretti.

İşte bu yüzden, “Biz sana vahyi göndermekle belini büken yükünü kaldırdık.” buyruldu. Peygamberimiz bu yüzden zorluklardan yılmadı, zor zamanlarında bile şikâyet etmedi. Çünkü vahiy özünde, fıtratında var olanı açığa çıkarmasına yardımcı oldu.

Günümüzde insanlığın yaşadığı bunalımın sebebi de, özünden uzak ya da özüne aykırı davranışlarda bulunmasındandır. Bizler de, vahyin rehberliğinde yol aldıkça fıtratımıza, özümüze yabancılaşmamış oluruz. En ağır yük kendimizle yaşadığımız çelişkilerdir… Yetmiş dört yaşındaki sevimli teyzemiz: “Hocam şimdi anladım; bizler de Kur’an’la yaşarsak içimizle barışmış oluruz, hafifleriz.” dedi. Sonra Kur’an’ı göğsüne aldı, “Benim canım Kur’an’ım! Keşke seni daha erken bulsaydım da göğsüm hep inşirah dolsaydı.” diyerek ağlamaya başladı. Bir diğer kursiyer, “Bundan sonra İnşirah suresini düşünmeden hiçbir iş yapmayacağım.” diyerek katıldı. Bu verimli sohbetin ardından yine bir İnşirah diyerek derse başladık.

Mükerrem Üçkan Hz. Hacer Kur’an Kursu / Bandırma 
| 12:28 Unknown 0 yorum

Ölüm: Kaçınılmaz Hakikat

Ölüm - Hakikat
Ebu Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Allah Rasulü (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Lezzetleri yok edeni (yani ölümü) çok hatırlayın.” (Tirmizi, Zühd, 4.)

Hayat hızla akmaya devam ediyor. Herkesin günlük telaşeleri, gelecekle ilgili planları, beklentileri var. Sürekli bir koşturmaca hâlindeyiz. Zaman acımasız, zamanın nasıl geçtiğini anlamak ise imkânsız. Geçen her saniye, her dakika bizi biraz daha yaşlandırıyor. Her an ona bir adım daha yaklaşıyoruz fakat unutuyoruz. Belki de nefes aldığımız her defa aklımıza getirmemiz gerekir onu. Saatler sonra uykudan uyandığımızda düşünmeliyiz belki bir an. Ya hiç beklemediğimiz anda kesilirse nefesimiz? Uyumak üzere kapattığımız gözlerimizi bir daha hiç açamazsak? Hayatımızdaki en kıymetli varlığı; annemizi, babamızı, eşimizi, gözümüzden sakındığımız evladımızı ya da en iyi dostumuzu hiç beklemediğimiz bir anda kaybedersek? Ne kendimize ne de sevdiğimiz insanlara onu yakıştıramıyoruz bir türlü. 

Onun adı anıldığında çoğumuzun tüyleri diken diken oluyor, bakışlarımız donuklaşıyor, rengimiz soluyor. Ölümün her an kapımızı çalacağını aklımızdan bile geçirmiyoruz. Ashaptan bazıları bir gün Rasulüllah’ın mescidinde oturmuş gülüşüyorlardı. O esnada Hz. Peygamber içeri girdi. Gülüşmelerini görünce şöyle nasihatte bulunma ihtiyacı hissetti: “Aslında sizler ölümü çok sık hatırlamış olsaydınız şu gördüğüm vaziyette olmazdınız. Öyleyse lezzetleri yok edeni (yani ölümü) çok hatırlayın.” (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 26; Zühd, 4.) Allah Rasulü’nün hatırlattığı üzere ölüm ağız tadını kaçıran bir gerçektir. Hatta insanın dünyadaki serüvenine dikkatle baktığımızda bu hayatta tek hakikat varsa o da ölümdür. Dünyaya gelen her canlı muhakkak ölümü tadacaktır. (Âli İmran, 3/185; Enbiya, 21/35.) İnsan nerede olursa olsun, ne kadar kaçarsa kaçsın, ne kadar çare ararsa arasın nafile… Ölüm herkese ulaşacaktır. (Nisa, 4/78; Cum’a, 62/8; Kıyame, 75/26-30.)

Bununla birlikte maddiyatın hükmü altına girdiğimiz günümüzde geleceğe dair bitmek bilmeyen emellerimiz uğrunda çabalarken ölümü aklımızın ucundan dahi geçirmiyor, yaratılış amacımızı unutuyoruz. Hatta öylesine bir gaflet içindeyiz ki her gün haber bültenlerinde karşılaştığımız ölüm olaylarını bile sıradan karşılıyor, aldırış etmiyoruz. Açlık, hastalık, kaza ve savaşlar nedeniyle nice insanlar hayatını kaybediyor. Çocukyetişkin, kadın-erkek, hasta-sağlıklı, güçlü-zayıf demeden ölüm herkesi buluyor. Zamanı asla bilinmeyen, kim olursa olsun herkes için kaçınılmaz bir gerçek olan ölümden ürküyoruz ve onu unutmak istiyoruz. Kimimiz korkudan, kimimiz dünyanın aldatıcı nimetlerine kapılıp gittiğinden, kimimiz de onu bir yok oluş saydığından… Yüce Allah hayatı da ölümü de dünyada kimin daha güzel ameller işleyeceğini sınamak için takdir etmiş (Mülk, 67/2.) ve kullarını ölüm gelinceye dek kendine ibadetle sorumlu tutmuştur. (Hicr, 15/99.) 

OSmanlılar, ecdad, ölüm, hatırlatma
Dolayısıyla insanın dünyaya geliş amacını unutmaması, hayatını istikamet üzere devam ettirerek ahiretini kazanabilmesi için ölümü hatırından çıkarmaması gerekir. Hz. Peygamber dünyada bir garip ya da bir yolcu gibi olunmasını tavsiye etmiş, (Buhari, Rikâk, 3.) ölüm ansızın gelmeden iyi işler yapmak için acele edilmesini istemiştir. (Tirmizi, Zühd, 3.) Âhireti hatırlatması hasebiyle kabirlerin ziyaret edilmesine izin vermiştir. (Tirmizi, Cenaiz, 60.) Müminlerin en akıllısının ölümü en çok hatırlayanlar ve ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlananlar olduğunu belirtmiş, (İbn Mace, Zühd, 31.) gaflete dalan, gülüp oynayan, kabirleri ve toprak altında çürümeyi unutan, azıp haddi aşan, nereden geldiğini ve nereye gittiğini unutan kimsenin ise ne kadar bedbaht bir kul oldu- ğuna dikkat çekmiştir. (Tirmizi, Sıfatü’l-kıyame, 17.)

Osmanlılar zamanında ecdadımız da peygamberimizin ölümü hatırda tutmakla ilgili hadislerini göz önünde bulundurmuş olmalılar ki, mezarlıklar için şehrin en güzel yerlerini, herkesin gelip geçtiği, kolayca görebileceği alanları tercih etmişlerdir. Böylece ölümün korkulacak bir şey olmayıp aksine hayatla iç içe ve hayatı anlamlandıran yönünü ön plana çıkarmak istemişlerdir. Zira ölüm bir yok oluş değil, bizi bizden daha çok seven ve gözeten Rabbimize kavuşmanın ilk adımıdır. İmtihan dünyasının sonu olmakla birlikte ahiretteki sonsuz hayatımızın başlangıcıdır. Bize nereden gelip nereye gittiğimizi hatırlatan en güzel nasihatçidir. 

Dünyaya gelen her insan kendisine takdir edilen ömrü yaşayacak ve sonunda mutlaka ölecektir. Bu süre zarfında önemli olan, istikametimizi şaşırmadan Allah’a layık bir kul olabilmektir. Bunu başarabildiğimiz takdirde ölümden korkmamızı ve ölüm düşüncesini ötelememizi gerektirecek hiçbir sebep kalmaz. Artık ölümün anlamını kavramışız demektir. Biliriz ki Rabbimiz bizden hoşnut biz de Rabbimizden hoşnut bir şekilde O’na döneceğiz. Fakat dünyanın aldatıcılığına kapılıp geçici zevkler peşinde bir ömür tüketirsek ölümle yüzleşmekten korkar, hatta onu hatırlamak bile istemeyiz. 

Bu durumda ise ölümün anlamını yitirmiş ve Rabbimizin huzuruna hazırlıksız bir şekilde çıkacağız demektir. Dünyada ve ahirette hüsrana uğrayanlardan olmamak için ölümü her zaman hatırımızda tutmalı, ölümden sonrası için en güzel şekilde hazırlanmalı ve Yüce Allah’tan hayatın da ölümün de hayırlısını niyaz etmeliyiz. 
| 10:34 Unknown 0 yorum

Hz. Osman (r.a) İki Nur Sahibi Hayırlı Eş

Hayırlı Eş
İslam’a gönül veren Mekkelilerin vatanlarını terk etmelerinin üzerinden iki yıl geçer. Aylardan Ramazan… Yer Bedir… Mekke ile Medine arasında, kervan yollarının kesiştiği yerde bulunan bu küçük kasaba, bugün kıran kırana bir mücadeleye sahne oluyor. Küfrün azılı önderleri, İslam’ın kökünü kazımak için seferber olmuş, tam teçhizatlı heybetli bir ordu hazırlamışlar. Kin ve nefret hisleriyle dolu yürekleri, kibirli duruşlarıyla, bir zamanlar yan yana yürürken “Müslüman” oldukları için düşman kesildikleri kardeşlerine meydan okuyorlar. Sayıları çok daha az olan iman erleri ise “Haydi kalkın! Genişliği göklerle yeryüzü kadar olan cennete!” (Müslim, İmâre, 145.) diyen Rasulûllah’ın öncülüğünde onları korkusuzca karşılıyor. Yüce kitabında “Furkan Günü” olarak anıyor Rabbimiz bugünü. (Enfâl, 8/41.) Çünkü bugün, hak ile bâtıl birbirinden ayrılıyor. Müminler tek vücut olmuşken Allah Teala da üç bin meleğini yardıma göndererek (Âl-i İmrân, 3/124.) onlara şöyle buyuruyor: “Ben de sizinle beraberim. Haydi, iman edenlere destek olun!” (Enfâl, 8/12.) Vazifeli olduğu için Medine’de bırakılan birkaç mümin var ki onların da yürekleri burada çarpmakta. Onlardan biri, Allah Rasulü’nün damadı Osman b. Affân: Aşina olduğumuz ismiyle, Hz. Osman. 

Bedir’de savaş tüm hızıyla sürerken Hz. Osman, sevgili eşi Rukiyye’nin başında bekliyor. Bir yandan savaşa katılamamanın buruklu- ğunu duyarken bir yandan da nice zorlukları birlikte aştığı sevgili eşini kızamık hastalığının pençesinden kurtaramamanın üzüntüsünü yaşıyor. Önceleri Ebu Leheb’in oğlu Utbe ile nişanlı olan Rukiyye, İslam’ın aydınlığında kendisine hayat arkadaşı, can yoldaşı olmuştu. Hz. Osman, Müslümanların ilk yıllarda çektiği sıkıntıları onunla birlikte göğüslemiş, Rasulûllah’ın tavsiyesi üzerine onunla Habeşistan’a göç etmişti. Gurbetin yükünü onunla birlikte çekmiş, vatanlarına döndükten sonra yine el ele verip Medine’ye hicret etmişlerdi. Rukiyye’den “Abdullah” adında bir oğlu olmuştu Hz. Osman’ın, Ebu Abdullah künyesiyle anılır olmuştu. Ve işte şimdi henüz yirmi iki yaşlarında olan biricik eşini yalnız başına ebedî âleme uğurluyordu. Rasulûllah henüz

Sakin bir kişiliğe sahip olan Hz. Osman, Allah Rasulü’nün ifadesiyle “kendisinden meleklerin bile utanıp çekindiği” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 26.) hayâ timsali, güzel ahlakıyla meşhur bir mümindi. 

Bedir’den dönmemişti. Bu yüzden Hz. Osman, onun emaneti olan sevgili eşinin cenaze namazını kendisi kıldırdı. Zafer müjdesini getiren haberciler geldiğinde Baki Mezarlı- ğı’nda defin işlemleri devam etmekteydi. Kızının cenazesine yetişemeyen Allah Rasulü, gitmeden önce “Sana, Bedir Sava- şı’na katılmış bir gazinin sevabı ve ganimet payı vardır” diyerek ona bakmakla görevlendirdiği (Buhârî, Fedâilü Ashâbi’n-nebî, 7.) damadı Hz. Osman’ı Bedir’e katılanlardan saydı ve ona ganimetten hisse verdi. Eşinin vefatıyla mahzun olan Hz. Osman’ın ise bambaşka bir üzüntüsü vardı: Rukiyye’nin vefatıyla hayat yoldaşını kaybetmekle kalmıyor Rasulûllah ile olan akrabalığı da sona eriyordu.

Sakin bir kişiliğe sahip olan Hz. Osman, Allah Rasulü’nün ifadesiyle “kendisinden meleklerin bile utanıp çekindiği” (Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 26.) hayâ timsali, güzel ahlakıyla meşhur bir mümindi. Müminler için ne zaman bir yardım çağrısı yapılsa en büyük maddi yardımı yapmaktan geri durmazdı. Rabbinin kendisine bahşettiği serveti O’nun yolunda harcamaktan memnuniyet duyar, böylece O’nun rızasına erişmekten başka gaye duymazdı. Onun yüzünü güldürecek haber de bizzat Rabbinden geldi. Bir gün mescidin kapı- sında karşılaştığı Hz. Peygamber, kendisine şu müjdeyi verdi: “Ya Osman! Bu, Cebrail’dir. Kızım Rukiyye’nin mehri kadar mehir karşılığında, onunla yaptığın hayat arkadaşlığı gibi bir arkadaşlık yapmak üzere, Allah’ın (kızım) Ümmü Gülsüm’ün nikâhını sana kıydığını bana haber verdi.” (İbn Mâce, Sünne, 11/3.) Böylece Rasulûllah’ın iki kızıyla evlenme bahtiyarlığına eren Hz. Osman, diğer bütün üstün meziyetlerinin yanı sıra “Zünnûreyn” yani “İki nur sahibi” lakabıyla şöhret buldu ve hayırlı bir eş olarak tarih sayfalarındaki yerini aldı. Öyle ki ikinci eşi Ümmü Gülsüm’ün vefatından sonra Hz. Peygamber, “Üçüncü bir kızım olsa onu da seninle evlendirirdim.” (Belâzürî, Ensâbü’l-eşrâf, I, 178.) sözleriyle onu teselli edip kızlarına eş olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.
Elif ERDEM Diyanet İşleri Uzmanı
| 10:18 Unknown 0 yorum

Çarpıtılan Cihat Anlayışı

cihat, islam, islami, dini
“Allah uğrunda hakkını vererek cihad edin.” (Hac, 22-78.)

Kur’an ve sünnetin önemli terimlerinden biri olan cihat, son yılların tartışmalı ve netameli kelimelerinden biri hâline gelmiştir. Bu durum, konunun anlaşılmaz, çetrefil, usul ilminin ifadeleriyle, mücmel ve müphem olmasından kaynaklanmıyor. Aksine terim, Kur’an’ın en açık konularından birini ele almaktadır.

Bugün bu terimi kullanmaktan Müslümanlar dahi çekinir olmuşlardır. Çünkü terimin etrafında olumsuz bir anlam dünyası oluşmuş- tur. Artık cihat kelimesi, bombaları, cesetleri, masum insanların vahşice öldürülmesini çağrıştırıyor. Ne yazık ki, böyle bir durumla karşı karşıyayız. Evet, Allah yolunda fedakârlığı ifade eden cihat kelimesinin parlak yüzü bugün kirletilmiştir. Cehaletin, bencilliğin, taassubun ve şiddetin çirkin dünyası bu kelimeye bulaştırılmıştır. Müslümanların birbirine karşı silahlı mücadeleleri bununla ifade edilir olmuştur. Bu, terimin İslami literatürdeki kullanımından tam bir sapmayı göstermektedir. 

Müslümanlar arasındaki şiddetten, ne yazık ki, bu terimin anlamı da nasibini almıştır. Batılılar İslam’ı hep ‘kılıç dini’ olarak tanıtmışlardır. Asırlardır bu temayı işlemektedirler. Bugün de bunun bir devamı olarak islamofobi kavramını kullanmaktadırlar. Birtakım örgüt ve gruplar da, akıl almaz tutumlarıyla bunları destekler bir tavır içerisine girmişlerdir.

Oysa bu dini gönderen Allah Teala, kendisini sonsuz merhamet ve şefkat sahibi olarak bizlere tanıtmaktadır. O’nun kelamı Kur’an’ın da en bariz özelliği, rahmet ve şifa kaynağı oluşudur. Doğal olarak onun elçisi de bu vasıftan yoksun olamazdı. Nitekim Allah Rasulü’nün de âlemlere rahmet olarak gönderildiği bizlere bildirilir. 

Dolayısıyla İslam’ın ‘korku’, ‘şiddet’ ve ‘terör’le anılması, bu dine yapılabilecek en büyük iftiradır.Masum insanlara bomba yağdırmanın, onları hunharca öldürmenin cihatla ne alakası olabilir? Aslında cihat, İslam’ın rahmet ve güzelliği ile insanların tanışması değil mi? Ama yaşanan bu müessif hadiseler, insanların İslam’la tanışmaları şöyle dursun, ondan uzaklaşmalarına sebep olmaktadır.Cihat, İslam’la insanlar arasında köprüler kurmanın metodudur. Ancak meydana gelen yürek yaralayıcı olaylar, bu köprüleri yakmakta ve yıkmaktadır. 

Cihat, hakikate susamış gönülleri rahmet dinine açma yöntemidir. Yine cihat, i’lay-ı kelimetullah yani Allah isminin yücelmesi, O’nun dininin yükselmesidir. Ama bu gelişmeler, insanlık nazarında İslam’ın itibar kaybetmesine sebep olmaktadır. Cihat İslam’ın lokomotifi mesabesindedir. Bu din, çağlar sonrasına, kıtalar ötesine cihat sayesine ulaşmıştır. Bu sebeple onun geleceğe yürüyüşü dün olduğu gibi bugün de cihatla mümkün olacaktır.

Bizim gelecekte insanlığa söyleyecek bir sözümüz olacaksa, bu cihatla mümkün olacaktır. Dolayısıyla cihadı bir tarafa koymak İslam’ın kolunu, kanadını budamak demektir. Yine bu, Müslümanların bastıkları dalı kesmeleri, kendilerini var eden ruhu, dinamizmi yok etmeleri demektir. Ashab-ı kiram, cihat ruhunu kavradığı için yollara revan oldu, ülke ülke, kıta kıta dolaştı. Sonraki Müslümanlar da onların yolundan gittiler.
islam dini evrenseldir

Böylece İslam Asya’ya, Afrika’ya, Uzak Doğu’ya ve diğer coğrafyalara ulaştı. Milyarlarca insan hidayete erdi, İslam’ın fazilet yolunu benimsedi. Asırlarca İslam coğrafyasının dini tevhit oldu. Putlara tapılmadı, kula kulluk edilmedi. İnsanlar tiranların, zalimlerin boyunduruğundan kurtuldu. Hakkı, adaleti ve fazileti hayatın gayesi gördüler. İşte bütün bunlar cihat sayesinde olmuştur. Cihadın gayesi, hakkı üstün tutmak ve hâkim kılmak için gayret göstermektir.

Bunun çeşitli yolları vardır. Öncelikle cihadın sadece savaştan ibaret olmadığını belirtmek gerekir. İlgili ayet ve hadisler birlikte değerlendirildiğinde, bu terimin, nefisle mücadele etmek, Allah’a kulluk yapmak, İslam’ı tebliğ etmek, onun uygulanması için çalışmak gibi geniş bir muhtevası vardır. 

Diğer bir anlatımla terim kalp, dil, el gibi beşeri aksiyonun ortaya konulduğu her vasıtayla Allah yolunda gayret göstermeyi ifade etmektedir. (Ahmet Özel, “Cihad”, DİA, VII, 528.) İslam, hak ve hakikat davasını barış yoluyla ger- çekleştirmek ister. (Buhari, Cihat, 112.) Sırf din farklılığı sebebiyle diğer milletlere savaş ilan etmez. Ancak yeryüzünden savaş da hiçbir zaman eksik olmamıştır. Hele hak ve hakikat mücadelesinin düşmanları daima var olmuştur. 

Dolayısıyla İslam, savaşı arızi, geçici bir durum olarak görmüştür. Müslümanlar fiilî bir savaşa, saldırıya maruz kalırlarsa bu söz konusu olur. Hatta bu durumda kendi dinlerini vatanlarını korumak onlar üzerine farz olur. Cihadın gayesi, gayrimüslimlere İslam’ı ulaştırmak ve ondan haberdar olmalarını sağlamaktır. Ancak burada baskı söz konusu değildir. Tarihte de Müslümanlar dini böyle anlayıp uygulamamışlardır. Çünkü din, ancak insanın kendi irade ve tercihiyle kabul edilir. Baskıyla insanlar ancak dini kabul eder görünürler. Ancak Müslüman ve dindar olamazlar.

slam savaşla ilgili oldukça önemli bir düzenleme getirmiştir. O da, savaş ahlakıdır. Dolaysıyla savaş demek, düşmanla ilgili her şeyi mubah görmek, önüne geleni öldürmek, yakıp yıkmak asla değildir. Mesela savaşta aşırı gidilmez. (Bakara, 2/190.) Karşı taraf savaşı bıraktığında savaş sürdürülmez. (Enfal, 8/61.) Yine düşmanla yapılan anlaşmalara sadakatsizlik edilmez. (Tevbe, 9/7.)

Geçen asırlarda uluslararası ilişkilerde maddi kuvvet ve savaşta galibiyet, üstünlük sebebiydi. Ancak günümüzde ekonomi ve kültür alanlarında güçlü olmak da son derece önemli bir hâle gelmiştir. Bilim, kültür, sanat, eğitim ve medya alanlarında önde giden topluluklar diğerlerine üstünlük sağlamaktadır. Toplumlar medya üzerinden birbirini vurmakta, kültürel yapılar ve manevi dinamikler bu yolla çökertilmektedir.

Şu hâlde günümüz cihadında, ilmî ve kültürel faaliyetler öncelikli bir hâle gelmiş bulunmaktadır. Nitekim henüz savaşa izin verilmeyen Mekke döneminde cihatla ilgili ayetlerin gelmiş olması yine Müslümanların Kur’an’a dayanarak inanmayanlara karşı büyük mücadeleye çağrılmaları bu tespiti doğrulamaktadır. (Furkan, 25/52.) Geçen asırda Müslüman topluluklar topraklarını düşmanlardan temizleyebilmek için seferber olmuşlardır. Tarihlerinin en acı ve ıstıraplı dönemlerinden birini yaşamışlardır. 

Neticede, düşman istilasından topraklarını kurtarmayı başaran Müslümanların kültür istilası karşısında aynı başarıyı gösterdiklerini söylemek mümkün değildir. Müslümanlar açısından kültürel istila, onların topraklarını istila etmek kadar tehlikelidir. Çünkü bağımsızlık, manevi kimliği devam ettirmekle esas anlamını kazanır. Dolayısıyla bugün Müslümanların kendi nesillerini günah batağına saplanmaktan korumaları, en önemli görevleri hâline gelmiştir. Bu açıdan günümüzde cihadı bu açıdan ele almak ve değerlendirmek gerekmektedir.

Prof. Dr. İbrahim Hilmi KARSLI (Din İşleri Yüksek Kurulu Üyesi)
| 13:29 Unknown 0 yorum

Asr-ı Saadette İman, Müminler ve İman Tarihi

iman tarihi, mümin
Resulullah devrinde sahabenin sahip olduğu itikad esasları, bizlere, şüpheye mahal bırakmayacak derecede intikal etmiştir. Şöylece özetlemek mümkündür.

 1) Bu alemin, kemalin son noktasını ihraz edeli bir yapıcısı vardır. Bu yaratıcı kemal sıfatları ile muttasıftır.
2) O, peygamberler göndermiştir ki, Muhammed (A.S.) onlardandır ve o, Allah'tan haber verdiği şeyler hakkında sadıktır.
3) İkinci bir hayat, ahiret vardır. 

Sahabenin itikadi mevzularda tamamen itminan halinde bulundukları ve bu meseleler üzerinde inanç bozukluğundan neşet eden münakaşalara giriş­medikleri malumdur. ( 4) 

Peygamberlerin getirdikleri inanç esasları iman tarihinde bazı aşamalar kateder:

1) İlk aşama: bizzat peygamberlerin hayatlarında, onlara inananların devridir. Bu devirde müminler, Peygamberleriyle devamlı irtibat halinde bulunduklarından kalplerinde en küçük bir tereddüde mahal kalmaz, karşılaştıkları güçlükleri, zihinlerini kurcalayan meseleleri derhal Peygamber (A.S.) e açarlar, onun izah ve irşadlarıyla hemen kalbi rahatlığa ererlerdi. İşte bu devrin iman hayatı en yüksek seviyededir. (1). Çünkü Resulullah ilahi davetini yaparken; Kur'an-ı Kerim ayetlerini okurken onu dinlerler, kalplerinde onun getirdiği  kitaba iman, peygamberliğine karşı sarsılmaz bir güven hasıl olurdu. (2). Bu sebeptendir ki, vahye dayanmış olan bu itikad esaslarında akıl yürütmeye, cidale lüzum kalmamıştır. (3)

 İşte ·bu devirde inananlar «... Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından çekinmezler ..» ( 4)

 İman onların bütün ruhlarını sarmış azimlerini çelikleştirmiştir. Artık Allah yolunda malları ile canları ile mücadele etmekten, imanları uğrunda seve seve ölmekten çikinmezler. İslam tarihinin iman bakımından bu altın çağı ve altın nesli sayısız örneklerle doludur. İnandıkları için müşriklerin akla gelmedik kınamalarına hatta işkencelerine maruz kalan, sonunda. şahadet mertebesine erişen zevatın hatıraları iman tarihi sayfalarında pırıl pırıl parlamaktadır.

Bu çağda ufak tefek fikir ayrılıkları hiç de mühim. neticeler doğurmamış, ruhi ayrılıklara sebep teşkil etmemiştir. Cereyan eden basit çaptaki münakaşalar sadece inancı kuvvetlendirmek, islami bilgisini ilerletmek ve dinin şeriat denilen fer'i meselelerini · halletmek gayesine bağlı. olmuştur. (5) Sahabe devri bu iman kuvvetiyledir ki peygamberin getirdiği hsuslarda vahiyden başka delile, burhana ihtiyaç hissetmemiş her şeyi büyük bir temiz kalplilikle kabul etmekte tereddüt etmemiştir. Zaten peygamberden alı­nan cevap ve direktiflere her müslümanın itaat etmesi de, tabii idi. (6) Rasulullah devrinde iman hayatının karakterini mutlak bir inkıyad ve teslimiyet hali süslüyordu.

Onlar Allah'a Kur'an'da bizzat C. Hak'ın kendisini tavsif ettiği gibi_ inanıyorlar, peygamberlerin izahı ile yetiniyorlar, ileride çok şiddetli münakaşalara yol açmış olan te'villere, teşbihlere, tekyiflere sapmı­yorlardı. (7)

Onlar müteşabih ayetler ve kader mevzularında da en muhafazakar tutumu tercih ediyorlar, Rasulullah'ın men ettiği fikir tartışmaları ve kur'an'ın yasakladığı yorumlardan kaçınıyorlardı. (8) Tekrar ederek şunu da söyliyelim ki, bu haleti ruhiyenin doğuşu ve bu seviyeye -yükselişinde Peygamberimizin bizzat hayatta oluşu, onun en güzel örnek (9) olarak karşılarında duruşu birinci derecede rol oynayan faktördür. Daha sonraları sistematik eserlerde izah edilmiş olan selef akaidi işte Resulullah ve Sahabe devri akidelerinin karakterini formül haline getirmektedir.

2) İkinci Aşama: Peygamberlerimizin Vefatı ile başlar. Artık o güzel örnek gözlerden uzaklaşmış, her çeşit müşkilatı bir· anda hallediveren manevi ilham ve vahiy kaynağı ile maddi irtibat kesilmiştir. İşte bu devrede iman zaafları, farklı unşurların da tahriki ile ortaya çıkar, ufak tefek münakaşalar başlar, Bırçıa karşılık Peygamberimiz (A.S.) ın bıraktığı dini mirası korumak, onu. yaymak ve tesbit. etmek için samimi inanmışlar arasında büyük gayretIere. dayanan faaliyetlere şahit oluruz. Nitekim Hz. peygamber (S.A.V.) in vefatından sonra·.da ·böyle -olmuştur. 

Kelam ilminin doğuşunu hazırlayan sebep ve hadiseler ufaktan başlayarak gittikçe büyür ve büyüdükçe ehemmiyet kazanan, hatta bazen silahlı çatışmalara kadar varan ihtilaflar, işte hep ilahi vahiy nurunu şahsında parıldatan sevgili Peygamberimizin irtihalinden sonra, gelişmiştir. İşin garibi, çok basit de olsa münakaşa istidadı gösteren bazı fikir ayrılıkları, daha Rasulullahın son demlerinden kendini göstermeye başlamıştır. (2)

Sonuç olarak; Resullah'ın son hastalığından itibaren başlayan ihtilaflar artık bu devirde köklü çatışmalar halini almış, islam alemine giren yabancı unsurların muzır faaliyetleri neticesinde adamakıllı ciddiyet kesbetmiştir. 

(1) · Prof. M. Tanci adı geçen eser s. 34 (2) İbn Hazın, el- Faslü fi'l-Milel ve'FEhvai ve'n-Nihal c. V. s. 19. (3) Dr. İrfan Abdülhamid; Dirasat fi'l-Fırak ve'l-Aki\idi'l-İslamiyye s. 124. (Mustafa Abdürrezzak'- tan naklen) (4) el-Maide, 54 (5) Dr. İrfan Abdülhamid, adı geçen eser s. 124 ve devamı (6) Abbas İkbal, Hanedan-ı Nevbahti IV. fasıl s. 25-26 Tahran 1311. (7) Daha geniş ·bilgi için bak, Ibn Teymiyye, Mecmuatü'r-Resai!i'I-Kübra 9. (risale) el-Akidetii.'J. Vasitiyye) (8) Dr. Kemal Işık, Mu'tezilenin Doğuşu s. 19, Ankara 1967 (9) el-Ahzap, 21
 

| 14:36 Unknown 0 yorum

Peygamber Algısı ve Sünnet Uygulanışındaki Eksiklikler

islam, camii, manzara
" Çünkü onlar yeryüzünde büyüklük taslıyor ve kötü tuzaklar kuruyorlardı. Halbuki kişi kazdığı kuyuya kendi düşer. Onlar öncekilerin kanunundan ( onlara uygulanandan ) başkasını mı bekliyorlar? Allah'ın kanununda asla bir değişme bulamazsın, Allah'ın kanununda kesinlikle bir sapma da bulamazsın." ( Fâtır sûresi, âyet 43 )

Dün olduğu gibi, günümüz dünyasında da, maalesef, Müslümanların Peygamber algısı çarpık, Kur'an ve Sünnet dışı anlatımlarla doldurulmuş, zenginleştirilmiş durumdadır. Tabii ki, bu abartmalarda, Kur'an çizgisinden sapmalarda, Yahudi ve Hristiyan dünyasını da taklit vardır. Nasıl ki, Hristiyan alemi, Hz. İsa'yı göklere uçurmuşlarsa, hemen Allah'ın sağ tarafında bir mevki, bir makam vermişlerse, bu tür bir makam veriş, Allah'a yükseltme meşguliyeti, düşüncesi, Müslümanları da, bilhassa tarikat çevrelerini, gelenekçi kesimleri de harekete geçirmiş, bunların da, işleri, güçleri, düşünceleri, zihin dünyaları , Resulullah (sav)'i Kur'an dışı çizgilere çekmek, Allah'ın ona vermiş olduğu vasıfları tamamen ters yüz ederek, İsa peygamber ile yarış yapar, hatta, ondan öte mevkilere, makamlara gitmiş, yapmışlardır!.. Onun içindir ki:

"Toplumumuzda genel itibariyle yanlış bir Sünnet algısı buna bağlı olarak da yanlış bir Peygamber tasavvuru hüküm sürmektedir. Gelenekçi ve Yenilikçi şeklinde yapılan tanımlamalar, Peygambere sadece kendilerinin bağlı olduklarını ve Peygamberin sünnetini yaşattıklarını iddia edenler, biz ve bizim gibi uydurma rivayetlerle, Peygamberimizin Kur'an'a uygun ve örtüşen sözlerinden oluşan Hadisler noktasındaki hassasiyetimizi anlamayıp bizleri de Sünnet düşmanı olarak görmeleri ve bu şekilde lanse etmeleri gerçekten ironik bir durumdur.
Evet gelenekçilerin klasik bir yöntemi olarak karşısındakini sapık ilan etmek, dinsiz göstermek ve her türlü iftirayı ve çamuru atmak suretiyle yaptıkları bu karalamalar bizim için sorun teşkil etmiyor. Bizler vahiyle inşa yolunda gayret gösteriyor ve onların nitelemelerinden uzak olduğumuzu beyan ediyoruz.
Fakat işin acı yanı daha Sünnet kavramının Kur'an'daki karşılığı nedir? Sünnetullah ne demektir? Allah kendisinin dışında başka birinin sünneti olmasına nasıl bakar? gibi soruların cevaplarından bihaber olanların yaptıkları bu sığ eleştiriler gerçekten tutarsızdır. " 

" Allah'ın önceden geçenler hakkındaki kanunu budur. Allah'ın kanununda asla bir değişiklik bulamazsın." ( Ahzâb sûresi, âyet 62)
Ne yazık ki, Resulullah (sav)'in, evrensel peygamberliğini bir tarafa bırakmış, onun tüm insanlığın peygamberi oluş vasfını, bir millete, bir bölgeye, indirgeyerek, onun adına bir hayli uyduruk, saçma, Kur'an dışı basit, yüzeysel davranışları sünnet diye toplumlara lanse etmeye çalışmışlardır.

Kadisiye kahramanları, basit , sıradan giysilerle, parmaklarındaki gümüş yüzüklerle çalım satmıyor, günümüzde olduğu gibi, kılmış oldukları üç-beş rekat nafile namazı, orada, burada reklam etmiyorlardı!.. Tutmuş oldukları, bir kaç günlük nafile oruçlarını, camii avlularında, mescit köşelerinde kimselere duyurmuyor, ülke ülke, kıt'a kıt'a fetihde bulunuyorlardı.

İğdiş edilmiş/hadımlaştırılmış Peygamber algısı, Müslümanları bir yere taşıması, götürmesi mümkün değildir!.. Çünkü, aziz peygamberin hedefi, gayesi ve ileriye yönelik düşüncesi, tüm insanlığı kapsayacak, kurtaracak şekilde bir peygamberlik yapmak, beşeri, Kur'anî emirler doğrultusunda irşad ederek kurtarmaktı.

Hakikaten, evvel emirde, yaşamış olduğu bölgede müşrikliği, putçuluğu bitirmiş, aynı düşüncenin tüm dünyayı sarmalamasını da arzu ediyordu. Öyle ki, San'a'dan yolculuğa çıkan bir yolcu Hadramevt'te mola versin, her an, her yerde kendini emniyette hissetsin, Allah'a karşı kulluk görevlerini yerine getirsindi.

Ama, ne hazindir ki, günümüz dünyasında, yanlış Peygamber algısı sebebiyle, İslam ülkeleri birbirini kırmakta, birbirlerini öldürmekte, birbirlerinin üzerlerine şarapnel bombaları yağdırmakta, daha olmadı yüzlerce uçaklarla Yemen milleti bombalanmakta, Irak yerle bir edilmekte, Suriye'de taş taş üstünde konmamaktadır!..

Aziz peygamberimizin mesajlarını, gerçek yaşamını, Kur'anî halini çok iyi analiz ve tahlil etmeliyiz!.. İbadetleri, müttakiliği, ihlası, samimiyeti, infak düşüncesi, beşeri ilişkileri, insanlar arasında kavim, kabile, sınıf ayırımı yapmaması, evlilik düşüncesi, kadınlara karşı sevgi ve saygısı, eşitlik, adalet, hukuk ölçüleri ve anlayışı bizler için baş tacı olmalıdır!

Resulullah (sav)'in çocuklara karşı şefkati, sevgisi, onları bağrına basması, kadınları, dinleyip, onların sorunlarına çare olması, mescitde , Cuma hutbesinde bile hanımların sorularına anında cevap vermesi, daha olmadı hanımları vasıtasıyla hanımların özel hallerine İslam'ı bakış acısını, Kur'an'ın emirlerini tek tek bildirmesi, duyurması önemli mes'elelerdir!.. Şu ayeti kerimeyi birlikte okuyalım:
" ( Deki): Allah'dan başka bir hakem mi arayacağım? Halbuki size Kitab'ı açık olarak indiren O'dur. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Kur'an'ın gerçekten Rabbin tarafından indirilmiş olduğunu bilirler. Sakın şüpheye düşenlerden olma!" ( En'am sûresi, âyet 114)

Onun içindir ki, günümüz Müslümanlarının yapacakları tek şey bulunmaktadır. Hz. Peygamberimiz (sav)'i yakinen tanımak, onun evrensel mesajlarının ne olduğunu bilmek, tüm hayatını bilmek ve nefsimize, ailemize, toplumumuza da yansıtmak en büyük görevimiz olmalıdır.  Rabbimiz, Aziz milletimize İslamî, Kur'anî güzellikler bahşeylesin. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir

Kuran'ı Okuyoruz Ama Anlayabiliyor muyuz ?


kuran okuma anlama
" O (cehennem), insanlık için, sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen kimseler için büyük bir uyarıcı musibetlerden biridir." (Müddessir sûresi, âyet 35, 36, 37)

Bu yazımla, vahyedildiğinden bu yana, Müslümanlar olarak, elimizden düşürmediğimiz, her an, her dem onunla bir ve beraber olduğumuz, yasinler, hatimler indirdiğimiz, onu hayatımızın tek kitabı kabul ettiğimiz aziz kitabımız Kur'an'ı okuyup, ama, anlamadığımızı, mesajlarına, içeriğine nüfuz etmediğimizden bahsedeceğim!,,

Evet, Kur'an'ı inişinden bu yana okuyoruz!.. Evlerimiz de, camilerimiz de, hayatımızın her anında ve her daim!..Ama, Resulullah (sav) ve sahabe-i kiram dönemindeki okuyuşlar, günümüz dünyasında bulunmamaktadır!.. Onların okuyuşları farklı, bizim okuyuşumuz farklıdır!..
Onlar, Kur'an'ı okuyup, hemen emirlerini hayatlarında uyguluyor, millet bünyesinde ayetlerin hükümleri makes buluyordu. Ya biz? 

"Söyledikleri (bu) sözden dolayı Allah onlara, içinde devamlı kalmak üzere, zemininden ırmaklar akan cennetleri mükâfat olarak verdi. İyi hareket edenlerin mükâfatı işte budur." (Mâide sûresi, âyet 85)

Kur'an'ın, dünkü okunuşu farklı idi, günümüzde kafalarımızı sallayarak okuduğumuz Kur'an çok çok farklıdır!.. Dün, Kur'an okunuyordu, devlet olmak için, devletin yönetim tarzını belirlemek için, milleti ona uydurmak, uygulatmak için okunuyordu. 

Günümüz dünyasında ise, okunmasının amacı, mezardaki ölüleri kurtarmak, dirileri yaşayışları ile baş başa bırakıp, ortamdan, dünyadan, hayattan, evlerden, sinelerden, toplum içerisinden, sokaktan, meydandan, iş yerlerinden, caddelerden uzaklaştırmak içindir. Niçin ve neden?

" Emevi ve Abbasi hanedanları zamanında din adamları tarafından uydurulan dinin etkisi Müslüman ülkelerde hala baskın durumda. Kur'an'ın eksik, anlaşılamaz ve manevi bir rehber olamayacak kadar yetersiz olduğu fikri, dinsel kitapların ortaya çıkması için muazzam bir talep oluşturdu; ve sakallı sarıklı din adamları tarafından ciltlerce kitap ortaya çıkarıldı.
İnsanlara bu kitapların Kur'an'ı tamamlayacağı, açıklayacağı ve detaylandıracağı söylendi. Dolayısıyla bu din adamlarının ima ettiği aslında Allah'ın bilge ve kolay anlaşılır bir yazar olmadığı idi; mesajını açıkça ifade edemediği gibi; bir çok konuda, hatta bazı önemli manevi ilke ve uygulamaları içeren konularda bile rehberlik sağlamayı başaramadı.
Bu tamamlayıcı kitaplar olmadan, Kur'an bireylere dinde ancak sınırlı derecede yol gösterici olabilirdi. Hatta bazıları , işi sadece Kur'an okumanın kişiyi yanlış yola götüreceğini ilan etmeye kadar götürdü. Sayısız hadis ve mezhep hukuku şeriat kitabı " sahih" yani güvenilir veya " hak" yani gerçek olarak etiketlendi.
Böylece bu kitaplar pratikte Kur'an'ın yerine geçmiş oldular. Kur'an tek başına anlaşılabilecek bir kitap değildi; insanların Kur'an'ı anlayabilmek için profesyonel anlatıcılara, koleksiyonculara, editörlere ve söylenti ve spekülasyon ulemasına gereksinimi vardı.
Bir çok insan Kur'an'ı yorumlamak ve açıklamak için yazılmış ciltler dolusu kitap arasında kayboldu ve Kur'an'ın kendisini çalışmak için zaman bulamadı. O zamanı bulan ayrıcalıklı azınlığın ise Kur'an'ın anlamak için çok az şansları vardı, çünkü zihinleri insan yapımı dini talimatlarla zehirlenmiş, mantıkları " kutsal virüsler" olarak adlandırabileceğimiz çelişkili öğretiler tarafından yozlaştırılmıştı. " ( kimseonuokumuyor.com)
Zaten, Emevi ve Abbasi krallarının istediği de bu idi.. Kur'an; okunsun, hatimler indirilsin ama, emirleri, helalleri, haramları, buyrukları hayata yansımasın, kralların keyfini, rahatını, huzurunu bozmasın idi. Bir kere, çirkefe bulaşmış, saraylarında çengi, çüngüş, işret, şarabın her türlüsü içilen bir alemde, bir ortamda Kur'an olamazdı ve onun için oldurmadılar!..

Emevi ve Abbasi dönemlerinde böyle atılan temel, Selçuklu, Fatımı, Osmanlı ve diğer zaman dilimlerinde de aynen bu şekil yaşanmış, tatbik edilir olmuştur!.. Hatta, iş o kadar ileriye götürüldü ki, bir takım uyduruk hesaplar, kitaplar, düşünceler uğruna, " kardeş katli" " yeğen katli" bile fetvalarla desteklenir, cevaz verilir hale getirildi. 

Osmanlı dönemlerinde, yaşayan şehzadeler, akıllı, mantıklı, dürüst bir şekilde hayatı yaşayamamış, sürekli ha bu gün, ha yarın " öldürülürüm" endişesi ile ölümü beklemişlerdir!.. Kapalı bir odada, bir kafes içerisinde, " hadımlaştırılmış" insanların arasında, hayatlarını kör topal idare ve devam ettirmişlerdir. Ama, yine de, akıbetten kurtulamamışlar, yağlı urganlar, ipler boğazlarına geçirilmiştir.

" Din uleması, imamlar ve onların kör izleyicileri, Kur'an'ın bulunduğu fiziksel ortama ( üzerinde Kur'an ayetlerinin yazılı olduğu deri veya kağıt parçalarına) azami derecede saygı göstermelerine rağmen Kur'an'ın mesajına olan inanç ve saygılarını kaybettiler.
Kur'an ayetleri duvarlarda yüksek yerlere asıldı, dokunulacakları ya da ele alınacakları zaman abartılı saygılar sunuldu, ama aynı ayetler yol gösterici olarak nadiren baş vuru kaynağı sayıldı. Muhammed'e yakıştırılan binlerce hadisin oluşturduğu çelişkili ve karmakarışık labirentler içinde onların da kafaları karıştı ve mezhep kitaplarının saçma ayrıntıları arasında kayboldular.
Kur'an'a ara sıra atıfta bulundukları zaman da, bu çoğu kez kötüye kullanma amacını taşıyordu. Kutsal savaşlar ilan edebilmek veya saldırganlığı haklı çıkarmak için ayetleri bağlamlarından koparıp slogan olarak kullanma gibi...İnsanları cahilliğin karanlığından çıkarıp özgürleştiren Kur'an, Muhammed'in vefatından kısa bir süre sonra, Ayetleri ölüler için okunan, zihinsel veya fiziksel hastalıkları olanlar tarafından muska olarak taşınan , korkulması ve önünde eğilinmesi gereken kağıttan bir puta dönüştürüldü. Kur'an, en çok okunan kitaplardan biri olarak kabul görmesine rağmen, milyonlarca Müslüman Kur'an'ı anlamının farkında olmadan okur.
Ana dilleri Arapça olanlara bile anlayışlarına güvenmemeleri öğretilir. Kur'an en çok okunan kitap olabilir, ama din adamlarının ortak çabalarıyla tarihteki en az anlaşılan ve en az uyulan popüler kitap haline getirilmiştir." ( a. g. site)

Aziz Kur'an; ne cin kovalama, ne muska kitabı, ne korkunç varlıktan muhafaza altında olunmak için vahyedilmiş bir kitap değildir. Zaten, böyle anlayanlar, bu şekil algılayanlar, bir kere Kur'an'ı, kamil ve tam anlaşılır şekilde okumuş değillerdir. 

Onların maksatları, el görsün, dostlar bizi pazarda örsün kabilinden veya, ölülere okunsun, okuyanlar beş on kuruş nemalansınlar, istifade etsinler, çoluk-çocuklarına ekmek parası kazanmış olsunlar diye okumaktadırlar. 

Günümüz dünyasında, Kur'an denilince, hemen akıllara, şeytan, cin, peri, büyü, sihir, muska, görünmeyen varlıkları kaçırma, güzel rüya görme, ayetleri yazdırıp, beden üzerinde bulundurma vb. şeyler akla gelmektedir. 

İslam adına, yazılmış bulunan ilmihal veya diğer dini kitaplar, Kur'an kaynaklı olmayıp, yazanların indi görüşleri, düşünceleri, algıları, kafalarındaki şişirme bilgilerden ibarettir. Söz konusu, bu bilgiler, Kur'an'ın aksine, İslam'ı zorlaştırmış, mes'eleleri içinden, içerisinden çıkılmaz hale getirmiştir. 

Söz konusu derlenmiş, yazılmış kitapların içeriğine nüfuz edildiği zaman görülecektir ki, ifadelerin, beyanların, görüşlerin, düşüncelerin, öne sürülen iddiaların hiç biri Kur'an'la ilintili olmayıp, sadece yazanın keyfince uydurulmuş, abartılmış faydasız, yararsız düşüncelerdir.

Yani, Kur'an, her taraftadır, ellerdedir, dillerdedir, duvarlardadır, mescitlerdedir ama, şekli olarak, kılıf içerisinde bulunarak bulunmaktadır. Emirleri, mesajları, buyrukları hayata yansımamış, insanlığı irşad eder durumda değildir.

Şerafettin Özdemir
| 14:41 Unknown 0 yorum