Herşeye sıfırdan başlıyoruz..
Facebook | Twitter | Youtube | Google

Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav) Kuran'ı Nasıl Okurdu ?

Hz. Muhammed
Kur'an-ı Kerim’le ilk defa Efendimiz Hz. Muhammed (sav) muhatap olduğu gibi, Kur'anı ilk o okumuştur. Kur'an-ı Kerim onun ruhuna ve kalbine öyle işliyor, öyle etki ediyordu ki şimdiki Kur'an okuyan büyük bir çoğunluk onu görselerdi eğer, aslında hiç okumadıklarının farkına varacaktı. Peygamber efendimizden sonra ilk Kur'an ile tanışanlar bile, Kur'an'ın eşsiz güzeeliğine kapılmış, kalplerinde Allah'ın kelamlarını hissetmişlerdi.

Hz. Ali'nin bir savaş sırasında ayağına saplanmış okun, namaz sırasında çıkartılmasını istemesi ve kıraat halinde Kur'an okurken ayağındaki okun çıkarılmasının ardından hiçbir acı duymaması bu hikmete örneklerdendir.

Şimdi, Hz. Muhammed'in (sav) Kuran'ı okuyuşu ile ilgili sahih kaynaklardan rivayetlere bir göz atalım.

Hz. Muhammed'in Kur'an Okuyuşuyla İlgili Bazı Rivayetler


1- Kendisine Peygamber (sav)’in Kur’ân-ı Kerîm’i nasıl okuduğunu soran bir sahâbîye Enes b. Mâlik (r.a) : “Peygamber (sav)’in kıraati medli idi (uzatılması gereken harfleri uzatırdı)” cevabını vermiş, ardından ‘bismillâhi’r-rahmâni’r-rahîm’i okuyarak : “Peygamber (sav) besmeledeki bismi’l-lâh’ın lâm’ını,er-Rahmân’ın mîm’ini ve er-Rahîm’in hâ’sını med ile (uzatarak) okurdu[26]” demiştir.

2- Peygamber (sav)’in hanımlarından Ümm-ü Seleme (r.ah) : “Peygamber (sav) Kur’an okuduğunda -âyetleri- ayırırdı. (الحمد لله رب العالمين ) âyetini okur ve dururdu; ardından (الرحمن الرحيم) âyetini okur sonra tekrar dururdu[27]” demiştir.

3- Ümmü Seleme (r.ah) Peygamber (sav)’in namaz ve kıraatini soran birine şöyle demiştir : “Sizin namazınızla O’nun kıldığı namaz arasında o kadar fark var ki! Kıraatine gelince, Allah Resûlü’nün kıraati harf harf (okurken âyetler tefsir ediliyormuş gibi) idi[28]”.

4- Resûl-i Ekrem (sav)’in gece namazına şâhit olan Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) demiştir ki : “Peygamber (sav) bir gece namazda ‘Eğer onlara azap edersen onlar senin kullarındır; eğer bağışlarsan hiç şüphesiz sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin’ âyetini[29] sabaha kadar tekrar tekrar okudu[30]”.

5- Huzeyfe b. Yemân (r.a) Resûl-i Ekrem (sav)’in Kur’an okurken yaşadığı hal ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur : “Peygamber (sav) namazda rahmet âyetini okuduğunda Allah’tan ister, azap âyetinde O’na sığınırdı; tenzîh[31] âyetlerine geldiğinde ise Allah’ı tesbîh ederdi[32]”.

6- Berâ b. Âzib (r.a) “Peygamber (sav)’i yatsı namazında Tîn sûresini okurken işittim; sesi ve kıraati ondan daha güzel bir kimse görmedim[33]” demiştir.

7- Hz. Âişe (r.ah)’den gelen bir rivâyete göre, Peygamber (sav) Efendimiz bir gece Âl-u İmrân sûresinin son on âyetini göz yaşları içinde okuduktan sonra buyurmuşlardır ki : “ Bu âyetleri okuyup derin derin düşünmeyen kimseye yazıklar olsun![34]”

8- Resûl-i Ekrem (sav) okuduğu Hûd sûresinin 112. âyetinden[35] dolayı “Beni bu sûre ihtiyarlattı[36]” buyurmuşlardır.

9- Peygamber (sav) Efendimiz her gün Kur’an’dan bir miktar okumayı kendisine vazife edinmişti[37].

10- Ebû Leylâ (r.a) diyor ki : Resûl-i Ekrem (sav) geceleyin nâfile namaz kılarken ben de onun yanında namaz kılıyordum. Azap âyetlerinden birini okuyordu. Âyeti bitirdiğinde buyurdular ki : “Cehennem ateşinden Allah’a sığınırım. Cehennemliklerin vay haline ![38]”

11- Hz. Âişe (r.ah) Allah’ın Nebîsi (sav)’nin Kur’ân’ın hepsini bir gecede (sabaha kadar) okuduğunu hatırlamadığını ifade etmiştir[39].

12- İbn Mes’ud (r.a) diyor ki : “Resûl-i Ekrem (sav) benden kendisine Kur’an okumamı istedi. Nisâ sûresini okumaya başladım. Sûrenin ‘Her ümmete bir şâhid, seni de bunlara şâhid getirdiğimizde durumları nasıl olacak’ âyetine[40] geldiğimde Peygamber (sav)’in gözlerinden yaşlar boşaldığını gördüm[41]”.

Tüm bu rivayetler ve diğer bilgi kaynakları ışığında Hz. Muhammed'in (sav) nasıl Kuran okuğunu maddeleyecek olursak;


Resûl-i Ekrem (sav) Efendimiz ;

1- Kur’ân’ı Kerîm’i tertil üzere (ağır ağır, tane tane) okumuş, harf ve kelimeleri âdeta tefsir edercesine kıraat etmiştir.

2- Tilâveti esnasında medlere ve vakıf mahallerine riâyet etmiştir.

3- Âyetlerin mânalarına yoğunlaşarak okumuştur. Zaman zaman bazı âyetler üzerinde tekrarlar yapmış, derin hakîkat ve hikmet ihtivâ eden bölümler üzerinde uzun uzun tefekkürde bulunmuş, rahmet âyetlerinde Allah’tan istemiş, azap ve inzâr âyetlerinde O’na sığınmıştır.

4- Kur’ân’ı hem kavlen hem aklen hem de kalben tilâvet etmiştir. Dili ile elfâzı tertîl ederken, aklı ile mânaları üzerinde durmuş ve nihayet kalbi ile de Kur’an’dan nasipdâr olmuştur.

5- Gündüzünde olduğu gibi gecesinde de Kur’an okumaya zaman ayırmıştır.

6- Bir oturuşta yahut bir gece sabaha kadar sayfalarca Kur’an okumak yerine, her gün bir miktar tefekkür boyutuyla tilâvet etmeyi tercih etmiş, bazan tek bir âyeti sabaha kadar okumaya devam etmiştir.

7- Kendisine verilen engin hikmet ve fetânet ile okuduğu âyetleri murâd-ı ilâhi doğrultusunda anlayarak tilâvet etmiştir.

8- Başkasından Kur’an dinlemeyi sevmiştir.

9- Okuduğu âyetlerin mânasından etkilenip göz yaşı dökmüştür.

10- Kur’ân’ın kalbî ülfet ile okunmasını, uyku ve rehâvet hali içinde okunmamasını tavsiye etmiştir.

11- Kur’an okumayı en faziletli ve en sevilen amel olarak görmüş, Kur’ânı en iyi okuyan ve bileni yönetici tayin etmiştir.

12- Hülâsa Kur’ân’ı elfâz, ahkâm ve ahlâk boyutuyla tilâvet etmiştir. Elfâzıyla dilin, ahkâmıyla aklın ve nihâyet ahlâkıyla kalbin payını vermiştir; O, hem Kur’an okumuş hem Kur’ân’ı okumuştur.

Kaynak: Yrd. Doç. Dr. Fatih Çollak

Hz. Muhammed'in Eğitim Yaklaşımı

hz_muhammed
    Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem) her yönüyle bizlere örnek bir insadır. Onun peygamberlik görevi içinde eğitim de bulunmaktadır. Çünkü o; bir toplumu ve insanlığı değiştirme, dönüştürme, eğitmekle yükümlüydü. Olanca zorluğuna rağmen Peygamber Efendimi, bu görevini hakkıyla yerine getirmiştir.

  İşte bu görevini yerine getirmek esnasında, insan psikolojisini dikkate alarak, nasıl davranması gerektiğini iyi bilmiş, bize de örnek olmuştur. Hz. Muhammed'in salt eğitimci olarak insanlara nasıl bir yaklaşımda bulunduğu araştıran Prof. Dr. Ahmet Önkal şu ilkeleri belirlemiştir:

  • Karşımızdakini (öğrenci/esnaf/çiftçi) tanıma
  • Kolaylaştırarak öğretme/eğitme
  • Yumuşak ve güzel muamele
  • Değer verme
  • Yakınlaşma sağlama
  • Özellik ve hislerine hitap etme
  • Ortak, bilinen konularla bağlantı kurma
  • Tekrar etme
  • Hediyeler verme
  • Ceza (sert davranış)
  Görüleceği gibi Hz. Muhammed'in eğitim anlayışında ceza en son aşamada yer almaktadır. Bu ceza anlayışı da; ikaz ve uyarma, kırgınlığını hissettirme, azarlama, gözdağı verme, sert uyarı, ayıplama... gibi yöntemleri barındırmaktadır.

Hz. Muhammed Öğrencilerini Döver miydi ?


  Bu sorunun dayakçı eğitimcileri üzecek bir cevabı vardır: HAYIR. Medine'ye hicret ettikten sonra Mescid-i Nebevi'de oluşturduğu eğitim öğretim halkasına dahil olanlar bunu açıkça beyan etmektedirler. On yaşından yirmi yaşına kadar Peygamber Efendimizin yanında bulunan , ondan ders alan, ona hizmet eden Enes b. Malik (ra) şöyle demektedir: 'Ben tam on yıl Hz. Muhammed'in yanında bulundum. Bu süre zarfında bana asla dayak atmadığı gibi, en ufak rencide edici ifadelerde bile bulunmamıştır.' 

  Dayak atmanın, şiddet göstermenin gayet normal karşılandığı o toplumda Hz. Muhammed bu anlayışı yıkmaya çalışmıştır. Aile içi şiddetle ilgili kendisine gelen bir bilgi üzerine; bazı insanları anlamadığını, gündüz hanımını hayvan döver gibi dövdüğünü , gece de koynuna aldığını, buna da çok şaşırdığını belitmektedir.

  İşin özü eğitim; fedakarlık, sabır ve uzun bir süreç gerektirmekte, ani tepkiler ve sert davranışlar, kırıcı hareketler, şiddetli eylemler bu süreci baltalamaktadır. Yapılan yanlışlıklara karşı tüm yollar denendikten sonra ceza yoluna başvurulmalı ve bu da hikmet boyutunu aşmamalıdır.

Hira'da Acı Çeken Bir Peygamber !

Hira Cave
" Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. (Alak sûresi, âyet 1, 2)

" Oku! İnsana bilmediklerini belleten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin, en büyük kerem sahibidir." (Alak sûresi, âyetler 3, 4, 5)

 Bilindiği üzere, Alak, insanın yaratılış safhalarından olan aşılanmış yumurtayı ifade eder. Bu sûreye " İkrâ sûresi" de denir. Mekke'de nazil olmuştur. 19 âyettir. İlk beş âyeti , Kur'ân'ın ilk inen âyetlerdir. Onun içindir ki, bu sûrede okumanın, öğrenmenin, tahsil yapmanın fazileti, üstünlüğü insanın yaratılışı , kalemin kıymet, değer ve özelliği, bunların insana Allah'ın bir ihsanı olduğu, insanın bunları tefekkür etmesi, düşünmesi, Rabbine itaat etmesi gerektiği, aksi halde azaba duçar olacağı anlatılır.
 Resulullah (sav) tıpkı atası İbrahim (as) gibi düşünüyordu. Hemde Cebeli Hira'da düşünüyordu. Bu düşünme, bir bakıma normal düşünme dışında bir acı çekme, kasık sancıları çekme durumu idi. Resulullah (sav) neyin sıkıntısını, neyin acısını çekiyordu? Çünkü, Mekke insanı kan ağlıyordu. Kâbe'nin içerisinde alenen fuhuş sergileniyor, çıplak tavaflar yapılıyor, köşe başlarını Lat, Menat, Hübel ve Uzza putları tutmuş, beşerin iliğini, vicdanını kemiriyordu. 

  Irz, namus, iffet, haya, utanma payimal olmuş, kadınların insaniliği, kadın oluşları dumura uğratılmıştı. Mekke sokakları çirkinliklerle dolu, bazı evlerde bayraklar asılmış, babasız, nesebi ğayri sahih çocuklar etrafta cirit atmaktaydı. Resulullah (sav) Hira'da acı çekiyordu. Ümmetinin, insanın, viraneye dönmüş hanelerin acısını çekiyordu. Göğe yöneliyor, Güneş'e, Ay'a, Yıldızlara bakıyor, kainatın yaratıcısını düşünüyor, tefekkür ve tezekkür ediyordu. 

  Resulullah (sav): " Allah'tan hiç bir zaman umudunu kesmemiş, Hira'da çektiği acıları, var oluş sancılarını yüreğinde hisseden, Fazlurrrahman'ın dediği gibi Hz. Peygamber Hira'da acılar çekiyor, var oluş sancıları içinde kıvranıyordu. 

  Allah bu acıya karşılık vahyini gönderdi. Aynı acılar ve sancılar yaşandıkça yüce Allah bunu karşılıksız bırakmayacak, Peygamber göndermek şeklinde olmasa bile âyette geçtiği ibi " nûr'unu" tamamlayacak, vaadi tahakkuk edecektir. Çünkü O'nun vaadi haktır, sünneti değişmezdir." (İs.Yenilikçileri, c1, s 10, R. İ. Eliaçık) Ama, ne hazindir ki, İslam ve Müslümanlar bu gün istenilen konumda, arzu edilen yerde değildirler. Bir inkılap insanı, bir devrim kahramanı Resulullah (sav)'in Hira'da çekmiş olduğu acılar unutulmuş veya terkedilmiştir. Putçuluğun, putların üzerine yürümüş olduğu kıyam sekteye uğratılmış, yep yeni , dip diri meydana getirmiş olduğu inkılaplar, gelenek adına, klasik anlayış adına mahvı perişan edilmiştir.

  "İslam tarihi açısından biraz daha özelleştirerek söyleyecek olursak, örneğin Ebû Cehil'in muhafazakârlığı ve Hz. Muhammed'in yenilikçiliği tipik bir örnektir. Ebu Cehil, Hz. Peygamber'e gerçekte neden karşı çıkıyordu? Ebû Cehil, Kâbe'nin içindeki putlar (âletler ) etrafında bir menfaat, otorite ilişkisi kurulmuş ve bundan nemalanıyordu. Putlar, üzerinden zaman geçip de de-mode olunca yani yürürlükten kaldırılınca Ebû Cehil'in de onlar üzerine kurulu çıkar şebekesi çökeceğinden yapacağı tek şey muhafazakârlaşmak ve yeni söyleme şiddetle karşı çıkmaktı. O da onu yapmış Hz. Peygamber'e " Putları terk edersek Kureyş aç kalır." demiştir.

  Burada Ebû Cehil, Arap toplumunun geçmişinin, kurulu düzeninin, yerleşik gelenek ve törelerinin simgesiyken; Hz. Peygamber, bu topluma yeni değerler getirmenin , geçmişi ve kurulu düzeni sorgulamanın, yerleşik alışkanlıkları değiştirmek istemenin haline gelmiştir." ( a. g. e. sayfa 13-14 )

  Yani, Hira'da çekilen acının yerini bu gün, yeniden sanki eskiye dönüş dönemi başlatılmış gibi, türbecilik, türbe perestlik, türbeden istekler, yatırdan temenniler almış başını gitmektedir. Kur'an, rafa kaldırılmış, yükseklerde öksüz, mahzun, unutulmuş, terkedilmiş bir şekilde dururken, onun yüce emirlerinin yerini mevlid pazarlıkları almış, 4444 sayılı dualar işgal etmiş, 21 yasinler, 40 yasinler ortalığı ve ortamı işgal etmiş durumdadır. 
 
  Yüce Kur'an, hayattan soyutlanmış, kirliliği, pisliği, haram yemeyi, hırsızlığı, yalancılığı, ribayı, tefeciliği, insan kandırmayı, kalpazanlığı, fuhuşu, ahlaksızlığı vb. haramları önleyemez hale getirilmiştir.
Çünkü, gelenekçi anlayış, klasik düşünce bunu böyle istemekte olduğu için, böyle yapılmaktadır. Yani, hadımlaştırılmış, iğdiş edilmiş bir İslam anlayışı, ortamda kol gezmekte, esas Allah'ın emirlerini , buyruklarını yaşanmaz, radikal hale getirmiştir.

  "İslâm düşünce tarihinde gelenekçiliğin kendi özel şartlarına gelince şöyle bir gelişme olmuştur; Mekke'de mülkün ( ülke, toprak ve devlet ) Sahibi Arap/Kureyş topluluğuydu. Hz. Peygamber bu asabiyeti yıktı. Bu nedenle bölücülük ve Arapları zayıflatmakla suçlandı.

Hz. Peygamber'in getirdiği yeni değerlere göre mülkün sahibi topyekün Müslümanlar, yüce değerleri yaşayan insanlardı. Bu nedenledir ki daha önce mülke hiç yaklaştırılmayan, Arap/Kureyş olmayan unsurlar, köleler, kadınlar vs. mülkte söz sahibi oldular. Bu sosyolojik anlamda bir devrimdir. Ancak bu durum Hz. Peygamber'in ölümünden sonra uzun süre sürdürülemedi.

  Devrimin mantığı devletin mantığına uyduruldu. Mülk, Arap/Kureyş asabiyetinin elinde tutuldu. Hz. Osman'la birlikte asabiyet Arap/Kureyş/ Emevi unsuruna iyice kaydırıldı ve bu dayatıldı. Hz. Ali genelde Peygamber'in yeni değerlerine yaslanarak bu dayatmaya karşı çıktıysa da, etrafında oluşan muhalefet Arap/Kureyş/Haşimi temelinde kendini ifade etmek zorunda kaldı.

  Muaviye'yle birlikte bu mülk iddiası devam etmekle kalmadı , kendi ideolojisini de üretti. Temel iddia şuydu: " Arap/Kureyş/Emevi unsuru mülkün asıl sahibidir. Bu İslam'dan önce böyle olduğu gibi İslâmî dönemde de böyledir. Ve bu mülk, bir ilâhî hak olup Allah bunu böyle takdir etmiştir." Burada Kureyş'in eski " Atalar Kültü", İslâmî dönemde " Peygamber'in Kureyşî olması"na dönüşmüştür. Önceleri geçmişteki otorite " atalar" ( gelenek ) iken, İslâmî dönemde " sünnet " ( gelenek ) olmuştur.

  Mülk, sünnet adına elde tutulmakta, korunmakta ve kollanmaktadır. Nitekim Muaviye, Emevî darbesiyle yönetimi ele geçirdikten sonra hemen sonra Medine'ye gelerek yaptığı konuşmada bunu açıkça ifade etmektedir." (a. g. e. sayfa 18)

Netice olarak;

  İşte, Muaviye'nin; Resulullah (sav)'in devrimlerine, inkılaplarına karşı çıkarak karşıt devrim oluşturmasından bu yana , ümmet perişan, zelil ve zillet içerisinde yaşamaktadır. İslamî sosyal denge yok, eşitlik, adalet, hakkaniyet ilkesi çiğnenmiş, otoriter, hanedanlık, saltanat, babadan oğula intikal, krallığa dönüşme o gündür, bu gündür tüm baskısını, darbesini ümmet üzerinde göstermektedir.

  Hasan'ül-Basri, Ebu Hanife vb. binlerce ulema ve alim dipçik altında, tehditle yaşamış, kimi korkuyla ölürken, kimisi de hapishanenin soğuk duvarları arasında zehirlenerek hayata veda etmişlerdir. İşte, o tarihlerden bu yana, Kur'ân ve İslâm'ın bayraktarlığını yapacak, Allah'ın emirlerini, evrensel buyrukları dünyanın her tarafına ulaştıracak alim yetiştirilmemiştir. Batı alemi, göklerde, fezada, uzayda cirit atarken, ümmeti Muhammed'de yeryüzünde mezhepsel kavgalarla birbirlerini kırıp geçirmektedirler. Ne diyelim? Rabbimiz; ümmete bilinç nasip eylesin, ayaklar altında sürünmekten kurtarsın!.. Âmin!.. Selam ve dua ile..
Şerafettin Özdemir/Hollanda

Kuran'ın Peygamberi Ümmetini Çok Severdi !

Kuran'ın Peygamberi Ümmetini Çok Severdi !
    Kuran'ın Peygamberi Ümmetini Çok Severdi !
    " Allah kime hidayet verirse, işte  doğru yolu bulan odur; kimi de hidayetten uzak tutarsa, artık onlara, Allah'tan başka dostlar bulamazsın. Kıyamet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun hasrederiz. Onların varacağı ve kalacağı yer cehennemdir ki, ateşi yavaşladıkça onun alevini artırırız." (İsrâ sûresi, âyet 97)
    Sahabeden birisi, Resûlullah (sav)'e gelerek: " Ey Allah'ın Resûlü! Kâfirler yüzleri üstüne mi haşredilecekler?" diye sorduğunda, Resûlullah : " Onu iki ayağı üstünde yürüten kıyamet günü yüzüstü yürütmeye de kadir olamaz mı?" buyurdu. Bu haber Katâde'ye ulaştığında  o da: " Evet, izzetine yemin olsun ki, Rabbim buna kadirdir" demiştir.


    Hakikaten, Kur'an ve tarihi gerçekleri tetkik ettiğimiz zaman görürüz ki, aziz peygamberimiz (sav), ümmetini çok severdi, onların dünyada mutlu olmalarını, saadet içerisinde yaşamalarını arzu ederdi.  Mülhidçe fikirlerde, kafirlikte direnenlere acır, onların bir an önce, hidayete erişmelerini isterdi.

    Bilhassa, kendisini büyüten, hamilik yapan amcası Ebu Talib'in, cehennemde azap görmemesi, eziyet çekmemesi için ona yalvarır, bir Allah'a inanmasını, şehadet getirmesini sık sık ifade ederdi.  Ama, Ebu Talip, gelenek karşısında, örf ve adetleri, atalarının gitmiş olduğu yol karşısında nefsine hakim olamayıp, düşünce ve idrakini, iradesini çalıştırıp Müslümanlığı kabul etmemiştir.

    " Peygamber (as ), tebliğ yöntemi, tebliğ faaliyeti, kâfirlerle kurduğu ilişki, mü'minlerle olan beraberliği, hicreti, savaşları, siyaseti, insan sevgisi, evlenmesi, kadın anlayışı, çocuk sevgisi, kölelere davranışı, infak ve tasadduk ahlâkı, nezaketi, edebi ve kibarlığı, namaz kılması, oruç tutması gibi, hayatın her alanındaki İslamî yaşantısı ile bizlere "İşte İslam'ı böyle yaşayabilirsiniz!" mesajını vermiştir.

    Allah ondan razı olsun ve salât ve selamını esirgemesin . Bizler böyle bir Peygamber'in ümmeti olmakla ne kadar bahtiyar isek, bu nimeti bize bahşeden Rabbimiz Allah'ın kulu olduğumuz için  de o kadar hamd etmekle mükellefiz." ( İktibas, M. Durmuş, Nisan 2008, sayfa 16-17 )

    Çünkü o, merhamet sahibi, merhamet peygamberi idi.  Bir serçe kuşunun bile yuvasının bozulmasını istemez, gördüğü zaman kızışırdı. Minberde hutbe okurken, Kerbela yiğidi Hüseyin (ra) fırlayıp yanına çıktığı vakit, hutbeyi yarıda bırakır,onu sever, saçlarını okşar, sonra ise, hutbesine kalmış olduğu yerden devam ederdi.

    Şimdilerde, camilerimizde cuma günleri bir disiplin vardır ki, hutbe okunurken diz üstü oturmak, sağa-sola bakmamak farzın üzerinde bir farz şeklinde telakki edilmektedir. Ya evdeki durumu? Hangi hanımının yanında ise, orası neşe dolmuş, huzura boğulmuş olurdu. Kendi söküklerini diker, yemeklerde hanımlarına yardımcı olurdu. Yemek beğenmemezlik etmez, önüne gelen her yemeği, Allah'ın birer nimeti bilir, yemek sonunda "Hamd" ederek yemeği sonlandırırdı.

    Uyku düşkünü değil, oburluğu, obeziteyi kat'iyyen  sevmezdi. Sokaklarda görmüş olduğu, tesadüf ettiği düşkünlere acır, yetim ve öksüzlerin halleri onda bir kalp sancısı olurdu. Örneğin, Mute savaşından sonra, Cafer bin Tayyar'ın ailesine,çocuklarına karşı tutumu bu doğrultuda olmuştur.

    Örneğin, günümüz dünyasında, 21 asırda bile, kadınların elde etmiş oldukları haklar neredeyse " sıfır " mesabesindedir. Sokaklarda, kadın öldürmeleri,dövmeleri, darp etmeleri, kurşun yağmuruna tutulmaları, çocuklarının yetim-öksüz kalmaları düşünen insanları kalbî olarak kaygılandırmaktadır.  İsterseniz, sayın H. Atay hocanın bu husustaki görüşünü, tesbitini buraya alalım:

    " Kur'an'da, kadınlığın erkeklikten daha az değerli ve şerefli olduğunu  bildiren hiçbir ayet yoktur. Şahitlikte, iki kadının bir erkeğe eşit tutulması, yalnız tek bir yerde ve mali, ticari bir işlemdedir. Burada kadının kadınlığı söz konusu değildir, unutabileceği ihtimali zikredilmektedir.

    Demek ki, hüküm unutkanlık üzerinde kurulduğuna, unutkanlık da insan olarak yalnız kadının bir niteliği olmadığına, erkek de insan olarak unutma niteliğine sahip olduğuna göre, iki erkek de bir erkeğe denk olarak ancak şahit olabilir.

    Kur'an'da erkek sigasiyla gelen namaz, oruç, hac ve dini emir ve yasaklar, bu ilkeye göre kadınlara da aittir. Kadınların, erkeklerle konuşurken normal ve tabii sesleriyle konuşmaları ve ses tonlarını erkeklerin gönüllerini çekecek ve çelecek şekilde değiştirmemeleriyle ilgili hüküm, erkekleri de kapsamakta ve onların da ses tonlarıyla kadınların gönüllerini çelmemeleri, normal, tabii sesle konuşmaları emrolunmaktadır. .." ( Kur'an Araştırmaları 1, H. Atay, sayfa 32 )

   Hele millet olarak bizler, gelenekleri, bir takım icadları, adetleri, Orta Asya'dan tevarüs eden halleri şu anda bile din olarak algılamakta, onları terk etmeyi, nerdeyse dini terk etmek olarak anlamaktayız. Bizim toplum içerisinde nice hanım kardeşler tanımaktayız ki, erkekler karşısında konuşmazlar " gelinlik etme" diye bir tabir vardır, onu uygulamaktadırlar. Yani, bir hanımın erkelerin yanında, pısıl pısıl, fısıl fısıl konuşmaları, dini bir mahiyet kazanmış durumdadır.

    Halbu ki, Hz. Aişe (ra), erkeklerin tıkandığı, dini açıdan tükendiği bir zamanda, imdatlarına yetişiyor, " şu şudur" " bu budur" diyebiliyordu. Oysa, günümüzde, en çok hurafe, hanımlar arasında gelişmekte, yeşermekte, alabildiğince çoğalmaktadır. Neden ve niçin? Çünkü, hanımlar, cemaatten, camiden, konferanslardan, panellerden, sempozyumlardan soyutlanmış, kovulmuş olduklarından dolayıdır.

    Hanımların, ellerinde bulunan bir takım, küçük küçük namaz hocası kitaplarında, 21 Yasin, 40 Yasin, 4444 sayılı dualar anlatılmaktadır. Bu dualar tavsiye edilirken, amaç, şöyle zengin olursunuz, böyle ev sahibi olursunuz, kocanızla iyi geçinirsiniz, kocanız başka yerlere takılmaz" düşüncesi ile söz konusu kitaplara devam edilmektedir. Onun içindir ki;
    " Kur'an'ın peygamberi, ümmetini çok seven, onlara çok düşkün biridir. Mü'minlerin başlarına bir sıkıntı gelmesi ( ayaklarına bir diken batması bile ) onu çok üzer. Mü'minlere çok şefkatli ve merhametlidir ( 9/Tevbe, 128 ).
    Mü'minlere olan merhamet ve tevazuuna karşın, kâfirlere karşı ise alabildiğine serttir. Buna karşılık, mü'minler de onu kendi canlarından aziz bilirler. Onun eşlerini anneleri sayarlar. ( 33/ Ahzab, 6 )

    Netice olarak;

    Sevgili peygamberimiz ( sav),  baba sevgisini, küçük yaşta kaybettiği için anne sevgisini tatmadığından dolayı, hayatı boyunca, babasız, annesiz çocukları daima bağrına basmıştır.  Hiç bir zaman, gurur ve kibir denilen çirkin mefhumun yanına yaklaşmamış, mütevazi oluşuyla, fakirlerle fakir oluşu ile, halkın alt tabakasını tercih edişi ile sürekli örnek olmuştur.  Çünkü;

    " Peygamber " Yüce ahlak üzerinde" dir. ( 68/kalem, 4).Fakat bu, genelde sanıldığı üzere, Peygamber'in ahlaki güzelliği anlamında değildir. Duha ve İnşirah surelerinde anlatıldığı gibi, müzzemmil ve müddessir kelimelerinin muhteviyatında ifadesini bulduğu gibi , Peygamber'e ' ağır bir söz' vahyedilmişti.

    Yani Muhammed (sav) 610 yılının ramazan ayından itibaren  artık yolunu, gidişatını değiştirmiş, yepyeni bir yol bulmuştu. Bu Allah'ın lütfettiği sırât-ı müstakîm idi. Peygamber'in bu " büyük ahlakı" ( sırât-ı müstakîm) elbette Kur'an'da etraflıca açıklanmıştır. Bize düşen, işte onun o yolundan gitmektir." ( İktibas, M. Durmuş, Nisan 2008, sayfa 17 )

    Onun içindir ki, Müslümanlar, her halükarda Kur'an'a gidecek, ona baş vuracak bütün müşkillerini  çözmek, ondan başka şurada, burada kurtuluş yolu aramayacaktır. Sevgi mes'elesi de öyledir. Resulullah (sav) bizleri yani ümmetini çok severdi. Bizler de ümmet olarak onu çok seviyoruz, gücümüz nisbetinde onun emanetlerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Hem de, oraya-buraya sapmadan, hurafî yollara düşmeden!.. Rabbim!.. Bu uğurda bizlere kolaylıklar ihsan eylesin!.. Selam ve dua ile..

Batılı Aydınların Hz. Muhammed Hakkındaki Düşünceleri

 Batılı düşünürlerin, Peygramberimiz Hz. Muhammed (sav) hakkında düşüncelerini aşağıdaki slayt aracılığı ile okuyabilirsiniz. Bakın batılı objektif aydınlar sevgili peygamberimiz Hz. Muhammed hakkında ne diyor.

                   ( Slaytı ilerletmek için ok tuşuna tıklayın. )
 
| 03:16 Unknown 0 yorum

Peygamberimizin Gözünden Dünya Hayatı


 Güzeller güzeli efendimiz Hz. Muhammed (sallallahu aleyhi ve sellem)'in aşağıda geçen bir konuşma rivayetinde dünya hayatının bizim için ne kadar boş ve geçici olduğunu çok güzel bir örnekle anlatışını okuyacaksınız buyrun;

 Abdullah İbni Mesut’tan rivayet edildiğine göre , Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem bir hasır üzerine yatmıştı. Kalkınca , yan tarafında hasırın iz bıraktığı görüldü. Kendisine: “Ya Rasulallah “sana bir yumuşak yatak alsak” dedik. Rasulullah Sallallahu Aleyhi Vesellem: “Benim dünya ile ne alakam var. Ben dünyada ancak bir ağaç altında gölgelenmiş , sonra ağacı bırakarak kalkıp gitmiş olan bir yolcu gibiyim” buyurdu.
| 00:58 Unknown 0 yorum

Hz. Muhemmed (sav)'in Yaşantısından Kesitler


 Sadelik ve samimiyet, Peygamber efendimizin yüksek karakterinin başlıca iki vasfını oluştururdu. Peygamberimiz sade yaşar, sade giyinir ve sade yemekler yerdi. Bulduğunu yer, bulduğunu giyer, yer üstünde oturmaktan çekinmezdi.

 Her şeyde sadeliği tercih ederdi. Kendisine güzel bir yemek verilse ona iştirak eder fakat, umumi olarak, bir türlü yemekten fazla yemezdi. İslam dininde dünyayı bırakmak yoktur. Müslümanlık rahipliği yasaklayan bir dindir.

 Bir müslüman, halal olan bütün dünya zeveklerinden faydalanır. Fakat Peygamberimiz, zevkler içinde yaşamaktan hoşlanmazdı. Esas vazifeyi ihmale sebep olması bakımından, başkalarının zevklere dalmalarını da yasaklardı. Mertçe görünebilmeleri için, erkeklerin ipekli elbise giymelerini istemezdi. Kendisinin devamlı olarak giydiği, keçi kılından örme elbiseydi. Son nefesini de böyle elbise içinde vermiştik. Dünya elbisesine ehemmiyet vermezdi.

- “Dünya eşyasının bana ne lüzumu var? Benim, dünya ile alâkam, yolunda giderken bir ağaca rastlayan, öğle vakti dinlenmek için o ağacın gölgesine sığınan, sonra yine yoluna devam eden bir yolcunun alâkası gibidir.” derdi.

 Hicretin dokuzuncu yılı elde edilen ganimetler sayesinde, Medine’de ashabın durumu düzelmiş, umumi refah artmıştı. Fakat, Peygamberimizin evi, eski halini muhafaza ediyordu. Bütün evinin mefruşatı: Bir yatak, bir hasır, bir toprak su ibriği gibi basit eşyadan ibaretti. Yatağı: Bir örtü, deriden bir şilte veya iki katlı bir kumaş parçasıydı. Rasûl-i Ekrem, birçok gecelerini yemeksiz geçirirdi. Günlerce bacası tütmez, aylarca evinde ışık yanmadığı olurdu. Bütün ailesi, yalnız hurma ve su ile geçinirdi:

 Hazreti Âişe diyor ki: “Peygamberimizin vefatı zamanı, evimizde yiyecek olarak, bir miktar yulaftan başka bir şey yoktu.”

 Rasûl-i Ekrem: “Bu dünyada, bir misafire bu kadar eşya kâfidir.” derdi.

 Halbuki, devletin hazinesi, Rasûl-i Ekremin emrindeydi. Fazla olarak kendisine ashabın zenginleri, her şeyi seve seve sağlarlardı. İslam tarihçileri derler ki: Cenabı Hak, bütün dünyadaki hazinelerin anahtarlarını ona vermiş, fakat, O reddetmişti.

 Hazreti Ömer, Rasûl-i Ekremin odasını, bir ziyaretinde şöyle anlatıyordu: “Rasûl-i Ekremin sırtında bir ihramı vardı. Bir tarafta çıplak bir sedir, üzerinde deriden bir yatak, bir köşede bir avuç yulaf, bir post, boş bir su tulumu gördüm. Bu görünüş karşısında ağladım. Rasûl-i Ekrem sebebini sordu: “Üzerinde yattığınız yatak, vücudunuz üzerinde iz bırakmış. Bütün malınız bu oda içinde. Kayserler ve kisralar, dünyanın bütün zevkini sürdükleri halde, siz, Allahın Peygamberi, böyle bir hayat geçiriyorsunuz!” diye cevap verdim. O zaman, Rasûl-i Ekrem: “Ey Hattâboğlu! İstemez misin ki, bu dünya onların olsun, âhiret nimeti de bizim olsun!” buyurmuştu.
| 08:48 Unknown 0 yorum

Efendimiz Hz. Muhammed (sav)'in Çok Bilinmeyen Faziletleri


 Canlılar içinde ilk olarak Hz. Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratıldı. Hak teâlâ (Her şeyi senin için yarattım, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Tevrat, İncil ve Zebur’da övülüp müjdelenmiştir.
Âmine validemiz ona hamile olunca, bütün putlar yüzüstü devrildi. Bütün şeytanlar ve sihir yapan büyücüler âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Doğunca da bütün putlar yıkıldı. Doğduğu gece, Kisra’nın sarayı yıkıldı. Mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşi söndü. Save gölünün suyu kurudu.

Safiye Hatun anlatır: Doğduğu gece 6 alamet gördüm:

1- Doğar doğmaz secde etti.
2- Başını kaldırıp “La ilahe illallah inni Resulullah” dedi.
3- Her taraf aydınlandı.
4- Yıkayacaktım, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim.
5- Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm.
6- Sırtında nübüvvet mührü vardı. İki küreği ortasında “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı idi.

Çocuk iken, başı hizasında bir bulut gölge yapardı.

Ona salevat okumak âyet-i kerime ile bildirildi. Kelime-i şehadette, ezanda, ikamette, namazdaki teşehhüdde, birçok dualarda ve Cennette Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur.
 
Allahü teâlâ, Onu kendisine habib (sevgili) yaptı, herkesten daha çok sevdi.

Kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her ilmi, her üstünlüğü verdi. Her yerde her zaman mübarek kalbi hep Allahü teâlâ ile idi.

Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, ya Musa, ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor.

Namazda otururken, (Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) okuyarak, Ona selam vermek emrolundu. Namazda, başka bir Peygambere böyle söylemek caiz olmadı.

Her peygamber kendi milletine, o ise her millete gönderilmiştir.

Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, fakat ona yapılan iftiralara Allahü teâlâ cevap verdi.

İsmi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram idi.

Hz. Cebrail 24 bin kere geldi. Başka Peygamberlere çok az geldi.

Mübarek hanımları müminlerin anneleri idi ve onlarla evlenmek başkalarına haram edildi.

Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.

Mübarek teri, gül gibi güzel kokardı.

Uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Güneş ve Ay ışığında gölgesi yere düşmezdi.

Üstüne sinek ve başka hiçbir böcek konmazdı.

Çamaşırları, ne kadar çok giyse de hiç kirlenmezdi.

Taş üstüne basınca, izi kalır, kum üstünde iz bırakmazdı.

Sözü çok vecizdi. Az kelime ile çok şey anlatırdı.

Eshabının hepsi, peygamberler hariç, bütün insanlardan üstündür.

Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.

Onun mübarek ismini taşıyan mümin Cennete girer.

Onu ve ehl-i beytini sevmek farzdır.

Hz. Azrail, içeri girmek için izin istedi. Başka hiç kimseden izin istemedi.

Peygamber efendimiz güler yüzlü idi. Tebessüm ederek gülerdi. Gülerken, mübarek dişleri görünürdü.

Resulullah efendimiz çok uzun boylu olmayıp, kısa dahi değil idi. Yanına uzun bir kimse gelse, ondan uzun görünürdü. Oturduğu zaman, mübarek omuzu, oturanların hepsinden yukarı olurdu.

Resulullah efendimiz misvakını ve tarağını yanından ayırmazdı. Mübarek saçını ve sakalını tararken aynaya nazar eylerdi. Geceleri mübarek gözlerine sürme çekerdi.

Peygamber efendimiz kırmızı ile karışık beyaz benizli olup, gayet güzel, nurlu ve sevimli idi.

Güzel huyların hepsi Resulullah efendimizde toplanmıştı. Güzel huyları, Allahü teâlâ tarafından verilmiş olup, çalışarak, sonradan kazanmış değil idi.

Resulullah efendimizi ansızın gören kimseyi korku kaplardı. Kendisi yumuşak davranmasaydı, Peygamberlik hallerinden, asla kimse yanında oturamaz, sözünü işitmeye takat getiremezdi. Halbuki, kendisi, hayasından, mübarek gözleri ile kimsenin yüzüne bakmazdı.

Peygamber efendimiz, insanların en cömerdi idi. Bir şey istenip de, yok dediği görülmemiştir. İstenilen şey varsa verir, yoksa, cevap vermezdi. O kadar iyilikleri, o kadar ihsanları vardı ki, Rum imparatorları, İran şahları, o kadar ihsan yapamadılar. Fakat kendisi sıkıntı ile yaşamayı severdi.

Resulullah efendimiz, zekat malı almaz, çiğ soğan ve sarmısak gibi şeyler yemez ve şiir söylemezdi.

Bir kimse, Peygamber efendimizi rüyada görse, muhakkak Onu görmüştür. Çünkü, şeytan Onun şekline giremez.

Hz. Muhammed (sav)'in Şemail-i Şerifi - Sima Özellikleri


 Hz. Ali’nin torunlarından İbrahim b. Muhammed (r.a.) rivayet ediyor: “Dedem Hz. Ali, Peygamber Efendimizi anlatırken Onu şöyle tavsif ederdi (vasıflandırırdı) ; 

“Peygamber Efendimiz, ne aşırı derecede uzun, ne de kısa idi; O bulunduğu topluluğun orta boylusu idi. Saçları, ne kıvırcık ne de dümdüzdü; hafifçe dalgalı idi. Mübarek yüzlerinin rengi kırmızıya çalar şekilde beyaz; gözleri siyah; kirpikleri sık ve uzun; omuz başları iri yapılı idi… O, insanların en cömert gönüllüsü, en doğru sözlüsü, en yumuşak tabiatlısı ve en arkadaş canlısı idi. Kendilerini ansızın görenler, O’nun heybeti karşısında çok şiddetli heyecanlanırlar; üstün vasıflarını bilerek sohbetinde bulunanlar ise, O’nu herşeyden çok severlerdi. O’nun üstünlüklerini ve güzelliklerini tanıtmaya çalışan kimse; Ben, gerek ondan önce, gerek ondan sonra, onun gibi birisini görmedim, demek suretiyle, O’nu tanıtma hususundaki aczini ve yetersizliğini itiraf ederdi. Allah’ın salat (dua, Peygamberimize (sav) yapılan dua, istiğfar, rahmet, namaz) ve selamı O’nun üzerine olsun.”

Peygamber Efendimiz (sav)'in Saçı

Peygamber Efendimiz (sav)'in saçının uzunluğu ile ilgili farklı tanımlamalar vardır. Tarifler arasında böyle bir farklılık olması ise doğaldır, çünkü bu bilgileri aktaranlar Peygamber Efendimiz (sav)'i farklı zamanlarda gördükleri için, saçının uzunluğu da farklı olmuş olabilir. Ancak bu tariflerden anlaşılan Peygamberimiz (sav) saçını en kısa kulağı hizasında kestirmiş, en fazla ise omuzlarına kadar uzatmıştır.

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:


"Hazreti Peygamber (sav)'in saçları, kulaklarının orta hizasına kadar uzamıştı." (Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara,1976, s. 49)

Hazreti Aişe (ra) validemiz anlatıyor:

"Resulullah'ın mübarek saçları, kulakları ile omuzları arasındaydı. Allah'ın selat ve selamı üzerine olsun." (a.g.e. s-50)

Peygamberimiz (sav)'in Saç ve Sakal Bakımı

Peygamber Efendimiz (sav) temizliğe çok önem verdiği için, saç ve sakal bakımına da önem vermişlerdir. Bazı kaynaklarda onun yanında daima tarak, ayna, misvak, kürdan, makas, sürmedan gibi eşyalar bulundurduğu bildirilmektedir. Peygamberimiz (sav) ashabına da aynı tavsiyelerde bulunmuş ve "Kim saç bırakmışsa, onun bakımına dikkat etsin" şeklinde buyurmuşlardır. Peygamberimiz (sav)'in saç ve sakalı ile ilgili diğer aktarılanlar şu şekildedir:

Hz. Adda İbn Halid'den (ra): "Mübarek sakalı gayet güzeldi." (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 519/16)

Peygamberimiz (sav), dış görünümüne ve temizliğine verdiği önemle, müminlere güzel bir örnek olmuştur. Bir rivayette Peygamber Efendimiz (sav)'in bu konudaki güzel tavrı şöyle belirtilir:

"Bir gün Peygamber (sav) sahabelerinin yanına çıkacağı zaman küpteki suya bakarak sarığını ve sakalını düzeltti ve şöyle dedi: 'Allah kardeşlerinin yanlarına çıkarken kulunun kardeşleri için süslenmesini sever.' " (İbn Adiyye el-Kamil; Huccetü'l İslam İmam Gazali, İhya'u Ulum'id-din, 3. cilt, Çeviri: Dr. Sıtkı Gülle, Huzur Yayınevi, İstanbul 1998, s.679)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Giyim Tarzı

Peygamberimiz (sav)'in giyimi hakkında da sahabeler pek çok detay aktarmışlardır. Bunun yanı sıra Peygamber Efendimiz (sav)'in müminlere nasıl giyinmeleri gerektiğiyle ilgili olarak tavsiyeleri de onun bu konuya verdiği önemi ortaya koymaktadır. Örneğin Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Allah güzeldir, güzelliği sever, güzel giyinmek kibir değildir, kibir (mazhar olduğun nimeti kendinden bilip) hakkı reddetmek, halkı hakir görmektir." (Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 7. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s. 208)

Peygamber Efendimiz (sav)'in torunu Hz. Hasan (ra), onun giyim konusu hakkındaki görüşünü şöyle ifade etmiştir:

"Peygamber Efendimiz (sav) bize elde ettiğimizin en iyisini giymemizi ve bulabildiğimiz en hoş kokuları sürmemizi emrederdi." (Buhari, et-Tarih'ul-Kebir, I, 382, nu:1222)

Bu konudaki Peygamberimiz (sav)'in bir başka hadisi de şu şekildedir:

"Ey müminler! Gönlünüzce yiyiniz, içiniz, giyininiz ve Allah yolunda sarf ediniz. Ancak, israfa veya kibir ve gurura kaçmayınız." (Buhari, el-Cami'us-Sahih, VII, 33; İbn Mace, Sünen, II, 1192, nu:3605)

Peygamber Efendimiz (sav) ashabından biri dış görünümüne önem vermediğinde veya bakımsız olduğunda onu da hemen uyarırdı. Bu konuya ait bir rivayeti Ebu'l Havas (ra), babasından şöyle nakletmektedir:

Üzerinde iyi görünmeyen bir elbise olduğu halde Resulullah aleyhissalatu vesselam'ın yanına gelmiştim. Bana: "Senin malın yok mu?" diye sordu. "Evet var" cevabıma: "Hangi çeşit maldan?" sorusunu yöneltti. "Her çeşit maldan Allah bana vermiştir" demem üzerine: "Öyle ise Allah Teala Hazretleri sana bir mal verdiği vakit Allah'ın verdiği bu nimetin eseri ve fazileti senin üzerinde görülmelidir" buyurdular." (Nesai, Zinet 83, (8, 196), Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)'in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 119)

Peygamberimiz (sav)'in giyim tarzı ile ilgili sahabelerin aktardığı bilgilerden bazıları ise şunlardır:

İbnu Abbas (ra) anlatıyor: Ben Resulullah aleyhissalatu vesselam üzerinde mümkün olan en güzel elbiseyi gördüm." (Ebu Davud., Libas 8, (4037); Kütüb-i Sitte, Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, Prof. Dr. İbrahim Canan, 15. cilt, Akçağ Yayınları, Ankara, s.69)

Ümmü Seleme (ra) anlatıyor: "Peygamber Efendimiz (sav)'in en çok sevdikleri elbise çeşidi, gömlek (kamis) idi." (Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 85)

Enes b. Malik (ra) anlatıyor:

"Peygamber Efendimiz (sav), giydikleri elbiseler içerisinde, Hibere-i Yemani'yi çok severlerdi" (Hibere, Yemen'de dokunan pamuktan yapılan, kırmızı çubuklu yeşil bir kumaştır. Eskilerin "alaca" dedikleri desenli kumaşlar için kullanılan bir tabirdir. Bu da kumaşın düz değil desenli olduğunu ve birkaç renkten oluştuğunu gösterir.) (Sünen-i Tirmizi Tercümesi, Çeviren: Osman Zeki Mollamehmetoğlu, Yunus Emre Yayınevi, İstanbul, 3.cilt, s. 283)

El-Bera b. Azib (ra) anlatıyor:

"Kırmızı desenli elbisenin, Peygamber Efendimiz (sav) kadar bir başkasına yakıştığını görmedim. Bu kıyafetle Resulullah (sav)'ı gördüğümde, mübarek saçları, omuzlarına değecek kadar sarkmıştı." ( Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 94)

Semüre b. Cündüb (ra) rivayet ediyor:

"Hazreti Peygamber (sav): "Beyaz elbise giyiniz. Zira o, son derece temiz ve hoştur" buyurmuşlardır" .

Peygamber Efendimiz (sav)'in Dış Kıyafetleri

Eşa's b. Süleyn (ra) anlatıyor:

"Bana halam anlattı. Ona da amcası anlatmış. Halamın amcası demişti ki: Bir gün Medine sokaklarında izarımı (peştemal, futa, göğüsten aşağı örtülen elbiseler) sürüyerek yürüyordum. Bu sırada arkamdan bir ses işittim: "İzarını yukarı kaldır. Zira izarın yerde sürünmemesi, onun daha temiz kalmasını ve uzun müddet dayanmasını sağlar" diyordu. Arkama dönüp baktığımda bu sözleri söyleyenin Resulullah Efendimiz (sav) olduğunu gördüm." (a.g.e, s. 154)

Seleme b. El-Ekva'dan (ra):

"Hz. Osman, uzunluğu bacaklarının yarısına kadar ulaşan bir izar giyer ve "Arkadaşımın (sahibi), yani Resulullah (sav)'ın izarları da aynen böyleydi" derdi. (a.g.e, s. 155)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Yüzüğü ve Mührü

Resulullah Efendimiz (sav) yabancı devlet reislerine mektup yazmak isteyince, bir mühür yüzük yapılmasını buyurdu.

"Peygamber Efendimiz (sav)'in Mühr-i Şeriflerinin kaşına, üç satır halinde, "Muhammed Resulullah" ibaresi kazınmıştı. Birinci satırda "Muhammed", ikinci satırda "Resul", üçüncü satırda da "Allah" kelimeleri yer alıyordu." (a.g.e, s. 114-117)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Yürüyüş Şekli

Ebu Hüreyre (ra) anlatıyor:

"Ben Resulullah Efendimiz (sav)'den daha güzel birisini görmedim; sanki güneş, onun mübarek yüzünde devrediyor gibiydi. Peygamber Efendimiz (sav)'den daha hızlı yürüyen birisini de görmedim; yürürken adeta yeryüzü ayakları altında dürülürdü. Bizler, arkalarından giderken, geri kalmamak için büyük çaba harcardık." ( a.g.e, s. 157)

Hz. Yezid İbni Mirsad (ra) ise şöyle demiştir:"Yürüdüğü zaman vakarlı fakat hızlı giderdi. Yanındakiler ona yetişemezdi." (G.Ahmed Ziyaüddin, Ramuz El Hadis, 2. cilt, Gonca Yayınevi, İstanbul, 1997, 541/1)

Hz. Ebu Atabe (ra)'den:

"Yürürken kuvvetli adımlarla yürürdü." (A.g.e, 541/2)

"… Yürürken, ayaklarını yerden biraz kaldırıp önlerine hafif eğilerek yürürlerdi. Ayaklarını ses çıkarıp toz kaldıracak şekilde yere sert vurmazlar; adımlarını uzun ve seri atmakla birlikte sukunet ve vekar üzere yürürlerdi. Yürürken, sanki meyilli ve engebeli bir yerden iniyor görünümünü arzederdi. Bir tarafa dönüp baktıklarında, bütün vücudları ile birlikte dönerlerdi. Rastgele sağa sola bakmazlardı. Yere bakışları, göğe bakışlarından daha çoktu. Çoğunlukla göz ucu ile bakarlardı. Ashabı ile birlikte yürürken, onları öne geçirir kendileri arkada yürürlerdi. Yolda karşılaştığı kimselere, onlardan önce hemen selam verirdi." (Tirmizı'nin Şemail isimli kitabının tercümesinden; Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)'in Şemaili, Damla Yayınevi, 3 Baskı, İstanbul, 1998, s. 66-67)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Oturuş Tarzı

Kayle binti Mahreme (ra) anlatıyor:

"Resulullah (sav)'i sonsuz bir mahviyet (alçak gönüllülük, tevazu) ve tevazu içinde otururken görünce, heybetinden vücudum titremeye başladı." (Et-Tirmizi İmam Ebu İ'sa Muhammed, Şemail-i Şerife, 1. cilt, Hilal Yayınları, Ankara, 1976, s. 160)

Peygamber Efendimiz (sav)'in Güzel Kokusu

Peygamber Efendimiz (sav) temizliğe çok önem verirdi. Kendisi sürekli mis gibi, tertemiz, hoş ve güzel kokar, Müslümanlara da temizliği tavsiye ederdi. Sahabelerden rivayet edilen bilgilerde Peygamberimiz (sav)'in bu güzel özelliği hakkında detaylar aktarılmaktadır. Bunlardan bazıları şu şekildedir:

Enes b. Malik (ra) şöyle ifade etmektedir:

"Resulullah Efendimiz (sav) Medine sokaklarının birinden geçtiğinde O'nun misk gibi kokusu hemen sezildiğinden, halk o yoldan Hazreti Peygamber (sav)'in geçtiğini söylerdi. Bizler, Peygamber Efendimiz (sav)'in gelişini, kokusunun güzelliğinden anlardık." (Prof. Dr. Ali Yardım, Peygamberimiz (sav)'in Şemaili, Damla Yayınevi, 3. Baskı, İstanbul, 1998, s.280)

İbn-i Ebi Adi, Humeyd, Enes (ra)'den:

“Resulullah (sav)'in elinden daha yumuşak ne bir yün kumaşı, ne de bir ipeğe (hayatımda) dokunmadım. Resulullah (sav)'in kokusundan daha güzel (kokan) bir kokuyu da koklamadım.”

"Cismi nazif (temiz), kokusu latif (hoş) idi. Koku sürünsün sürünmesin, teni en güzel kokulardan ala kokardı. Bir kimse onunla musafaha (el sıkışmak, tokalaşmak, muhabbetini, arkadaşlığını, sevgisini izhar etmek) etse, bütün gün onun rayiha-i tayyibesini (temiz kokusunu) duyardı ve mübarek eliyle bir çocuğun başını meshetse, rahiya-i tayyibesiyle (temiz kokusuyla) o çocuk, sair (diğer) çocuklar arasında malum (bilinirdi) olur idi." (Ahmed Cevdet Paşa, Kısas-ı Enbiya, IV. Cüz, Kanaat Matbaası, İstanbul 1331, s.364-365)
(a.g.e, s. 98) (Buhari, 1/503; Müslim, 2/257; İbn-i Kesir, Peygamberimiz (sav)'in Şemaili, Mucizeleri, Çelik Yayınevi, s. 46)

Peygamber Efendimizin En Sevdiği Yiyecek ve İçecekler


 Ebû Hüreyre (radıyallahu anh)’dan rivayet olunduğuna göre Nebî (sallallahu aleyhi ve sellem) hiçbir sûrette, hiçbir yemeği ayıplamamıştır. Canı isterse onu yemiş, istemezse yememiştir. Ama çeşitli rivayetlerden, O İki Cihan Güneşi’nin, o mübarek yüzlünün bazı şeyleri daha fazla sevdiğini de öğrenmekteyiz:

UN HELVASI
 
Cibril (aleyhisselam)’ın Peygamber Efendimiz’e gece namazında, beline kuvvet vermesi için, un helvası yemesini tavsiye ettiği rivayet edilir. Âişe (radıyallahu anh)’ın şöyle dediği nakledilir: “Rasûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) hiçbir taama (yemeğe) un helvası kadar sevinmezdi. Onu sever, kendisine ikram edilince de yüzünde ferahlık görülürdü.”


KABAK
 
Yine Hazret-i Âişe’den rivayet edildiğine göre, Peygamberimizin sevdiği bir yiyecek de kabak idi. “Çünkü o, zikrullah esnasında kalbe rikkat verir.” buyururlardı. Vasilet bin Eska’dan aktarıldığına göre Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Kabak aşı yiyin. Kabak aklı artırır ve beyine kuvvet verir.”

ET
 
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem): “Et, dünya ve ahirette yiyeceklerin efendisidir.” buyurmuşlardır.
Peygamberimiz’in en çok koyunun kürek ve ön kollarının etini sevdiği rivayet edilir. Bir hadîs-i şerifte: “– En iyi et, koyunun sırt etidir.” buyurmuşlardır.
Hayvanların sağ taraf etleri, sol taraf etlerinden daha üstün ve hafiftir. Et, işkembeden uzaklaştıkça değeri artar. Yine bir hadislerinde: “Sizden biriniz çorba yapmak için et satın aldığında suyunu çok koysun. Zira yiyen kişi çorbanın içinde et bulamazsa, suyundan içer. Çünkü et suyu, iki etten birisidir.” demişlerdir.

SİRKE
 
Cabir (radıyallahu anh) demiştir ki, bir defasında Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- ehline evde bir katık bulunup bulunmadığını sorduklarında: “– Evde sadece sirke var.” denildi. Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- onu isteyip: “– Sirke ne güzel katıktır.” diye yemeye başladılar.
Cabir -radıyallahu anh-; “Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem-’den bu sözü işiteli beri sirkeyi severim.” demiştir.

HURMA
 
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, kendisine tatlı veya koku ikram edildiğinde geri çevirmezlerdi. Nebî -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmayı çok sever, tek adetle yer ve çekirdeğini baş ve orta parmaklarıyla tutar ve çıkarırdı. Yine yaş hurmayla acuru birlikte yedikleri olurdu: “– Kim her sabah yaş hurmadan aç karnına yedi tane yerse, o gün ona zehir yahut sihir zarar vermez.” buyurmuşlardır.
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- hurmanın yaşına da, kurusuna da bereketli olması için dua etmiştir. Hurmanın yaşını kurusuyla yemek de sünnettir.

BAL
 
Peygamber Efendimiz buyuruyor: “– Üç şeyde şifa vardır: Bal şerbeti içmekte, kan aldırmakta ve dağlama yaptırmakta, fakat ben dağlamayı sevmem. Bal, bütün hastalıklara şifadır. Çünkü yetmiş peygamber onun şifası ve bereketine dua etmişlerdir.”
Yine Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyuruyor: “Her ayın üç günü sabah bal yiyen kimseye büyük bir hastalık gelmez, felçten uzak kalır.”
Ebû Hüreyre -radıyallahu anh- anlatıyor: Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- buyurmuştur: “Bir kimse her ayda üç gün şafak vakti aç karnına bal yese o ay içinde hastalıklarla ilgili belalardan ve afetlerden emin olur.”

ÜZÜM
 
Efendimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- üzümün yaşına da, kurusuna da bereketli olması için dua etmiştir. Üzüm, en sevdiği meyvelerden biridir. Üzümü, salkımının altından başlanarak yenmesinin sünnet olduğu rivayet edilir. Ziyad b. Ebi Hind anlatıyor: Peygamber Efendimize kuru üzüm gönderdi, bunun üzerine şöyle buyurdu:
“Kuru üzüm ne güzel yiyecektir. O sinirleri sağlamlaştırır, hastalıkları giderir, kızgınlığı sakinleştirir, ağız kokusunu güzelleştirir, balgamı keser, benzi hoş eyler.”

KARPUZ
 
Karpuz da Efendimiz’in en sevdiği meyvelerdendir. Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- Peygamberimizin karpuzla yaş hurmayı birlikte yiyip şöyle buyurduğunu nakleder: “Hurmanın hararetini karpuzun soğukluğuyla, karpuzun soğukluğunu da hurmanın hararetiyle kırıp gideriyoruz.”
Karpuzun yemekten önce yenmesi tavsiye edilmektedir.

SÜT
 
Peygamber Efendimiz sütü severdi. Şöyle buyururdu: “Yüce Allah bir kişiye süt ikram ederse, o kimse sütü içeceği zaman; Allah’ım bize bu sütü bereketli kıl, bize daha çok süt ihsan et diye dua etsin. Çünkü yiyecek ve içeceklerin yerini tutan, açlığı ve susuzluğu gideren sütten başka bir gıda bilmiyorum.” demiştir.
Yine şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Sizlere inek sütünü ve sütünden meydana gelen yağını tavsiye ederim, etinden sakınınız, zira sütü devadır, ancak eti bazen dert olabilir.”
Peygamber Efendimiz, koyun sütü de içerlerdi; fakat koyun sütü ağır olduğu için bir miktar su karıştırırlardı.

SÜTLÜ BULAMAÇ
 
Arpa ve buğday ununa yağ ve süt karıştırılarak pişirilen bir nevî muhallebidir. Peygamberimiz: “Gerçekten sütlü bulamaç, hastanın midesini kuvvetlendirip rahatlatır, bazı üzüntülerini de giderir.” buyurmuştur.
Sütlü bulamaçla ilgili Hazret-i Âişe -radıyallahu anha- şöyle demiştir: “Bir defasında göğsümde bir sertlik ve başımda bir ağrıdan dolayı Rasûlullah’a şikayette bulundum. O da: “– Ey Âişe, sana sütlü bulamacı tavsiye ederim, zira sütlü bulamaç bu şikayetlerini giderir.’” buyurdu.
Hatta ehl-i beytten biri hastalanınca, ocaktan bulamaç tenceresi hiç inmezmiş, ta ki o hasta iyileşene veya ölene kadar.

SU
 
Peygamberimizin içeceklerden en çok sevdiği ise, soğuk ve tatlı olanı idi. Peygamberimiz -sallallahu aleyhi ve sellem- özellikle yolculuklar sırasında ashabına su dağıttırırdı. Bir yolculuğu sırasında Efendimiz bir yerde durmuş ve yanındakilerden su istemiş, elini ve yüzünü yıkadıktan sonra, sudan içmiş ve yanındaki sahabelerine de: “– Siz de yüzünüze, boynunuza bir miktarını dökün.” buyurmuştur.
Rasûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- su içtikten sonra şöyle dua etmiştir: “Rahmetiyle suyu tatlı olarak yaratan, acı ve tuzlu yaratmayan Allah’a hamd olsun.”
Peygamber Efendimiz bir başka hadîs-i şerifinde ise, su için şöyle buyurmuştur: “Allah suyu temizleyici olarak yarattı. Tadını, rengini veya kokusunu değiştiren maddeler dışında hiçbir nesne onu pislemez.”
O peygamberler sultanının sevdikleri, hoşlandıkları, bizim de sevdiklerimiz ve hoşlandıklarımızdır elbette. Allah’ın bu nimetlerini, hem Rabbimizin bir ihsanı olarak, hem de Peygamber Efendimiz’in sevdiği yiyecekler niyetiyle yersek inşallah her bir yudumu, her bir lokması ibadet ve şifa olur.
| 10:39 Unknown 0 yorum