Herşeye sıfırdan başlıyoruz..
Facebook | Twitter | Youtube | Google

Bebekler Bir Rızık İle Doğuyor

bebek, rızık, islamDünyanın birçok yerinde çocuk hekimliği ve kadın doğum dallarında yapılan araştırmalar anne ve bebek yönünden çok ciddi yenilikler getirdi. Bu yeniliği son 20 yılda çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırmaların neticeleri ortaya çıkardı. Bunları şöylece sıralayabiliriz: Daha eski yıllarda doğumların yataklı müesseselerde yaptırıldığı, bebeklerin annelerinden en az 12 saat ayrı tutulduğu halde, son yıllarda doğumlarda yapılan müdahale ve ilaçların anne ve çocuğa kötü tesir icra ettiği anlaşıldığından (son günlerin modası olarak "doğal çocuk doğumu" tabiri yaygınlaşırken) evde doğum taraftarları artmıştır. Bunun yanında hastaneler de servislerini ev şartlarına benzetmektedirler. Sezeryanla doğan bebekleri bile annelerinden ayırmamakta ve çocuk doğar doğmaz çıplak olarak annesinin kucağına yatırılmaktadır. Bütün bu tedbirler şu enteresan neticeyi ortaya koymuştur. "Tabiî doğum yeni doğan çocuk ölümlerini azaltmaktadır."

Bu yeniliğin yanında ABD'nin çeşitli üniversitelerinde yapılan araştırmalar da bebeklerin çok yönlü kabiliyetlerinin olduğunu ortaya çıkarmıştır. Eskilerin, "Bebeklerin dünyadan haberi yoktur" dedikleri sözler son yıllarda bütünüyle çürütülmüştür.

Yeni doğan bebek görür ve gördüğüne cevap verir. Doğumdan birkaç dakika sonra bebeğe parlak, hareketli, ışıklı şekiller gösterilse diğer yönden de insan yüzü, hele annesinin yüzü gösterildiğinde, bebek insan yüzüne, bilhassa annesinin yüzüne meyleder. Yeni doğan bebek kendisine 20 - 30 cm uzaklıktaki cismi net bir şekilde ayırdedebilir. Bu mesafeden kendisini besleyen annesini görür, sevinir ve heyecanlanır. Yeni doğmuş bebeğin görme kabiliyeti gizli bir muhabbet gibidir. Yeni doğan bebekteki görme kabiliyeti, annesiyle bir an göz göze gelmesi, onu tanıyıp unutmaması için yeterli olmaktadır. İşitme kabiliyetleri doğduğu andan itibaren müşahede ediliyor. Bebeğe bir taraftan muhtelif sesler ve gürültüler verilirken, bir taraftan da insan sesi, hele annesinin sesi verilse muhakkak annesinin sesine dönmekte ve bütün alâkasını o ses üzerine toplamaktadır. Diğer enteresan bir araştırma da yeni doğan bebeğin kokuya ait kabiliyetinin olduğudur. Üzerine anne sütü dökülmüş bir yastık ile temiz bir yastık tarafına döndüğü görülmektedir.

Daha da garibi şudur ki, altı günlük bir çocuk kendi annesinin sütünün kokusunu, diğer annelerin sütünün kokusundan tefrik edebilmektedir. Yine bebekler amonyum hidroksit (idrar) gibi keskin ve kerih kokulardan kaçmakta, güzel kokulara ise sevinçle karşılık vermektedir. (**) Bütün bu ve benzeri kabiliyetler bir refleks olmayıp şahsiyet ifade etmektedir. Yâni her bebek belli sınırlar içinde ayrı bir davranış ortaya koymaktadır.

Araştırmaların neticesi olan bu bilimsel gerçekler çocuk terbiyesinde ilk günlerin bile önemli olduğunu göstermiştir. İşte inanç ve örflerimizin icabı olarak çocukların ağızlarına, iyi olarak bilinen bir kişi tarafından tatlı yiyecek verme, kulaklarına ezan ve kamet okuma, güzel bir ad koyma, başlarını okşayıp dua etme, cinsiyetlerine göre giyim ve kuşamlarına dikkat etme, onlarda talim ve terbiyenin beşikte başladığının bir işaretidir.

Doç. Dr. İ. Erkul

** Yine yeni doğmuş bebekler tuzlu, ekşi, acı gıdaların yerine tatlı gıdalar tercih etmektedirler...

Ramazan 2015 - Ramazan Bayramı Ne Zaman ?

2015 Ramazan ayına yaklaşırken Ramazan Bayramı Ne Zaman ? Ramazan Bayramı Tatili Kaç Gün Sürecek ? gibi sorulara cevap aramaya başlarız. Bu yazımızda hem bu sorulara cevap verecek hem de ramazan ayıyla ilgili biraz bilgi vereceğiz.

2015 Ramazan Ayı Ne zaman Başlayacak ?


Son yıllarda Ramazan ayı bildiğiniz üzere yaz aylarına denk gelmektedir. Bu yıl yani 2015 yılında Ramazan Ayının ilk günü 18 Haziran Pazartesi günü başlayacak. Peki ilk sahura ne zaman kalkılacak sorusu aklına gelenler için şu ek bilgiyi ekleyelim. İlk sahura 17 Haziranı, 18 Hazirana bağlayan gece kalkılacak ve 18 Haziran günü ilk oruç tutularak geçirilecektir. Yani ilk sahura 17 Haziran gecesinde kalkılacaktır.

2015 Ramazan Bayramı Ne Zaman ?


İslam Dünyası için büyük önem taşıyan Ramazan Bayramı bu yıl 17 Temmuz Cuma günü başlayacak. Ramazan bayramının 2. günü 18 Temmuz Cumartesi, 3. ve son günü 19 Temmuz Pazar gününe denk gelecek. Tüm ziyaretçilerimize bereketli ve maneviyat dolu bir Ramazan ayı geçirmesini temenni ederiz.

Dua Etmek - Dua Etmenin Faziletleri

Dua'nın Fazileti
DUA ETMEK
İbadetin özü olan duanın, yeri ve zamanı olmadığı için, her yerde ve her zaman duâ etme.. İşte, sokakta, otomobilde, otobüste, okulda, yolda, evde, camide, Ka'be'de vs. dua etme.. Devamlı dua etme ve bunu alışkanlık haline getirme... Fakat duada mühim olan, kulun kendisine düşen vazifeyi yaptıktan sonra Allah'tan istemesidir. Yani dua edip birşeyler isterken eli kolu bağlı durmama. Sebeblere müracaat etme. Zira Allah, tembele değil, canla başla çalışana, ısrarla isteyene verir. Hz.Peygamber (sallallahü aleyhi ve sellem)'in; "Cennette kendisiyle komşu olmak isteyen kimseye: Çok secde etmekle bana yardımcı ol" demesinde bunu görebiliriz.

Ayrıca, dua ederken uyanık bir gönül ile duâ etme... Söylenen her kelimenin kalpte yerini bulması... Himmeti âlî tutup Ümmet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için de duâ etme... -İnsan, kendi çocuğu suya düştüğü ve boğulmak üzere iken, nasıl heyecan ve hafakanlar içinde kalıyorsa- aynen öyle , dünyanın dört bir tarafında garip, çilekeş ve mazlum Ummet-i Muhammed (sallallahü aleyhi ve sellem) için de öyle dua etme... duaların kabulüne vesile olacaktır.

DUA İBADETTİR:

Nu'man b. Beşir'in rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz (s.a.v.): "Dua ibadettir" buyurdular ve sonra da şu ayeti okudular:
وَقَالَ رَبُّكُمُ ادْعُونِي أَسْتَجِبْ لَكُمْ إِنَّ الَّذِينَ يَسْتَكْبِرُونَ عَنْ عِبَادَتِي سَيَدْخُلُونَ جَهَنَّمَ دَاخِرِينَ
"Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duanıza icabet edeyim. Kibirlerinden Bana ibadet etmeyenler, aşağılık olarak cehenneme gireceklerdir" (Mü'min, 40/60) (1).

Başka bir rivâyete göre; "Duâ ibâdetin özüdür"'(2)

Allah yanında duâdan daha değerli birşey yoktur. Çünkü "duâ, dinin direği, semâvât ve arzın nûru ve mü'minin silâhıdır" (3).

Duâ eden bir kimse helak olmaz (4).

Allah kendisine duâ edilmesi ve duâda ısrar edilmesinden hoşlanır, "Kendisine duâ etmeyene de gazâb eder' (5).

Allah Teâlâ'nın, Yûnus aleyhisselam hakkında Kur'an'da bahsettiği de buna benzemektedir. Yûnus (a.s.), anlatmış olduğu şeyleri kavmi dinlemediği için, kavmine kızarak onların arasından Rabb'inin izni olmadan çıktı ve yüklü bir gemiye bindi. Geminin yükü fazla olduğundan gemi taşıyamamış, yolculardan birini denize atmak gerekmişti. Atılacak kişinin tesbîti için gemidekiler kur'a çektiler. Kur'an'ın ifâdesiyle, "Kur'a çekti, (kur'a kendisine isabet ettiği için) yenilenlerden oldu" (Sâffât, 37/141).
Dua'nın Kabulü

"(Yûnus (a.s.) Rabbinden izinsiz olarak kavminden ayrıldığı için kendi kendisini) kınayarak (denize atıldı) balık onu yuttu" (Sâffât, 37/142). Cenâb-ı Hak Yûnus (a.s.)'ı, bu izinsiz çıkışından dolayı şiddetli bir gazab ile levmetti (kınadı). Çünkü Yûnus (a.s.)'ın, kavminin ezâlarına karşı sabretmesi gerekiyordu.

Yûnus (a.s.), iç içe üç karanlık içinde Rabbine duâ etti; deniz, gecenin karanlığı ve balığın karnı. Yûnus (a.s.) duâsında; 

لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ

"Senden başka ilah yoktur. Sen bütün eksiklerden uzaksın, yücesin, ben zâlimlerden oldum" (Enbiyâ, 21/87) diyerek yalvardı.
 

Allah Teâlâ da;
"Biz de onun duâsını kabul ettik ve onu tasadan kurtardık. İşte Biz, inananları böyle kurtarırız" (Enbiyâ, 21/88) diyerek cevap verdi.

Daha sonra Cenâb-ı Hak, Yûnus (a.s.)'ı kurtarmasının sebebini onun rahatlık ve bolluk anında da Allah'ı çok zikretmesi olduğunu bildirdi:

"Eğer (rahatlık ve bolluk anında da) tesbih edenlerden olmasaydı, (insanların) diriltilecekleri güne kadar onun (balığın) karnında kalırdı" (Sâffât, 37/143-144).

Hz. Peygamber (s.a.v.), bir hadislerinde; "Kederli, hüzünlü bir kimse, kardeşim Yûnus gibi duâ ederse, Allah onun duasına cevap verir. 
O duâ da  لاَ إِلَهَ إِلاَّ أَنْتَ سُبْحَانَكَ إِنِّي كُنْتُ مِنَ الظَّالِمِينَ duâsıdır" (6). 

Öyleyse, "sıkıntılı anında Allah'ın, duâsını kabul etmesi kimin hoşuna gidiyorsa, rahatlık ve bolluk anında Allah'a çok duâ etsin" (7).

"Bir müslüman, istediği şey günah olmamak ve sıla-ı rahmi kesmeyi istememek şartıyla duâ ederse, kendisi için üç haslet meydana gelir; ya Allah onu istediği şeyi hemen verir, veya (mükâfatını) âhirette vermek için saklar, veyahut yaptığı duâ kadarıyla, başına gelecek kötülükten onu muhafaza eder." Sahabe-i kirâm; "O zaman biz de çok duâ ederiz", dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de şöyle buyurdular: "Siz isteyebildiğiniz kadar isteyin, çünkü Allah'ın rahmet hazinesi sizin istediklerinizden daha çoktur" (8).

Bir kimse duâ kapısını açar ve duânın tadını alırsa; onun için hayır, rahmet ve icâbet kapısı açılır. Hz.Ömer (r.a.) şöyle demektedir; "Ben duâmın kabul edilip edilmemesinin ızdırabını çekmiyorum, duâya devam edememenin ızdırabını çekiyorum. Çünkü, duâya devam edebilirsem, istediğim bana verilecektir." Bununla ilgili olarak şöyle bir söz söylenmektedir; "Ey insanoğlu! Efendinin kapısını bıkmadan, usanmadan çaldığın için, istediğin sana verilmiştir, hakkında mübârek olsun."

İnsanın, duâsının kabûlünde aceleci olmaması ve kabul olmadı diye duâ etmeyi bırakmaması gerekir. Nitekim, Buharî ve Müslim'in beraberce rivâyet ettikleri bir hadîs-i şerifte: "Sizden biriniz duânızda acele edip; "Duâ ettim sonra yine duâ ettim, fakat duâma cevap verilmedi" demedikçe duâsı kabul edilir" (9), buyurulmuştur.

Burada şöyle bir soru akla gelebilir: "Birçok defa duâ ediyoruz kabul olmuyor. Halbuki, âyet umûmîdir, her duâya cevap var?" Buna şöyle cevap verilir:

Cevap vermek ayrıdır, kabul etmek ayrıdır. Her duâ için cevap vermek var; fakat kabul etmek, hem her istenileni vermek Cenâb-ı Hakk'ın hikmetine tâbidir. Meselâ, hasta bir çocuk feryâd eder: "Ey doktor! Bana bak. Doktor: Buyrun diye cevap verir. Çocuk: Şu ilacı ver bana der. Hekim ise; ya aynen istediğini verir, yahut hastalığına zarar olduğunu bilir, hiç vermez. İşte Allah Teâlâ; Hakîm-i mutlak, hâzır, nâzır olduğu için kulun duâsına cevap verir. Yalnızlık ve kimsesizliğini duasının cevabıyla ortadan kaldırır. Fakat, insanın hevâ ve heveslerinin istikâmetinde değil, belki hikmet-i Rabbâniyye'nin iktizâsıyla, ya istediğini veya daha iyisini verir, veya hiç vermez. Hem duâ bir ubûdiyettir. Ubûdiyyetin ise meyveleri âhirette verilir. Dünyevî maksadlar ise, o nevî duâ ve ibâdetin vakitleridir."
Dua Nasıl Edilir
İbadetin en faziletlisi, duâdan sonra tehlikenin, zorluğun gitmesini beklemektir. Hadîs-i şerîfte: “Ya zel celali vel ikram” diyerek "Beklemeye devam edin" buyurulmaktadır (10).

Duâ, meyveli bir ağaç ve kişinin kendisinin sakladığı bir hazîne gibidir. Yani ağacın üzerindeki meyve de, yere düşen meyve de sahibinindir. Gizlediği yerde duran para da, oradan aldığı ve cebindeki para da hazine sahibinindir. Aynen öyle de; duâ edenin istediği şey, kendisine verilse de kendisi için büyük bir mutluluk, istediği şey bu dünyada verilmeyip âhirette verilse de, duâ eden için büyük bir saadettir.

DUA KADERİ GERİ ÇEVİRİR Mİ?

Hadis-i şerife göre duâ; insanın başına gelen belâyı gelmeden önce de, geldikten sonra da defeder (11). Ayrıca diğer bir hadîste Hz.Peygamber (s.a.v.): "Kaderi ancak duâ geriye çevirebilir, ömrü de ancak iyilikler arttırabilir. Kul, işlemiş olduğu günahlarla kendisini rızıktan mahrum eder" (12) buyurmuşlardır.

Peygamberimiz (s.a.v.) Şâfiîlerin okuduğu kunut duâsında: "Ya Rabbi! Bizi koru ve hakkımızda hükmettiğin şeyin şerrini bizden gider" diye duâ etmişlerdir. Eğer duâ, kaza ve kaderin geri çevrilmesinde bir sebep olmasaydı, Peygamberimiz böyle duâ etmez ve ümmetine de öğretmezdi.
Mürsel olarak rivâyet edilen bir diğer hadîs-i şerifte Hz.Peygamber (s.a.v.) şöyle buyururlar: "Mallarınızı zekâtla muhafaza ediniz, hastalıklarınızı sadakayla tedâvî ediniz, üzerinize gelen belâ dalgalarını duâ ve tazarrû ile defediniz" (13).

İbn Abbas'ın rivâyet ettiği bir hadîste de, Peygamber Efendimiz İbn Abbas'a şöyle nasihatta bulunurlar: "Rahat ve bolluk anında Allah'ı bil ki, şiddet ve sıkıntı anında da Allah seni bilsin. Bir şey istediğinde, Allah'tan iste. Yardım talep ettiğinde de Allah'tan yardım talep et" (14).

Kişi bolluk ve mutluluk zamanında Allah'a duâ etmeye devam ederse, daha sonra başına şiddetli belâ ve musîbetler geldiğinde yine Rabbine duâ ettiği zaman melekler; "Ya Rabbi! Bu ses, tanıdık bir kuldan ve tanıdık bir ses. Allahım, onun duâsını kabul et" derler. Bundan dolayı seleften bazıları şöyle duâ etmişlerdir:
Dua etmek
"Ya Rabbi! Ben duâ etmekle emrolundum ve bana, duâma cevap verileceği vadedildi. Senin emrettiğin gibi Sana duâ ediyor ve Senden istiyorum. Vadettiğin gibi duâma icâbet et."

Duâ etmenin en makbul şekli, ihsan mertebesidir ki, o da kişinin; Allah'ı görüyor gibi O'na duâ etmesi ve duâsını Allah'ın işittiğine inanmasıdır.

DUANIN ADABI

Duâ'nın birçok adabı vardır ki, duâ edenin bu âdâba riâyet etmesi gerekir. Çünkü edepten mahrum olan, lutf-u ilâhîden de mahrum olur.

1. Duâ edileceği vakit istiğfar ile manevî temizlenmeli.
2. Duâ'ya başta, Allah'a hamd ü senâ ve peygamber Efendimize salât ü selâm ile başlamalı. 
Bundan sonra istekleri için duâ etmeli ve sonunda yine makbûl bir duâ olan salavât-ı şerîfeyi şefaatçi gibi zikretmeli. Çünkü, iki makbûl duânın ortasındaki bir duâ makbul olur. 
Hz.Peygamber (s.a.v.), Allah'a hamdetmeden ve kendisine salat ü selâm söylemeden duâ eden bir kişiyi işitince: "Şu kişi acele etti" dedi ve onu çağırarak: "Sizden biriniz duâ ettiğinde; Rabbine hamd ü senâ ve Peygamberine salât ü selâm ile başlasın. Ondan sonra da, hâceti için duâ etsin" (15) buyurdular. Çünkü vesileler, istenilen şeylerden önce getirilir. Allah Teâlâ: "Allah'a (yaklaşmaya) vesîle (yol) arayın" (Mâide, 5/35) buyurmaktadır.
Duâda, Allah'a hamd ü sena etmek ve Rasûlü'ne salât ü selâmı önce zikretmek en iyi vesiledir. Ancak bu vesilelerle duâ, Allah'a yükselir.

3. Yiyip içtiği şeylerin helâl olmasına dikkat etmek: Peygamberimiz (s.a.v.), uzun bir yolculuk esnasında, saçları dağılmış, toz toprak içinde kalmış ve ellerini semâya kaldırıp: "Ya Rabbi! Ya Rabbi!" diye duâ eden bir adamdan bahsederek: "Yediği haram, içtiği haram, giydiği haram ve haramla beslenmiş bir kimsenin duâsı nasıl kabul olunur ki!" (16) buyurdular. Hadîsteki kişi ve benzeri kimseler, kendi elleriyle duâlarının makbul olma yolunu kapatmışlardır.
Rivâyete göre, Sa'd b. Ebî Vakkâs Hz. Peygamber (s.a.v.)'e: "Ya Rasûlallah! Allah'a duâ et de duâsı kabul edilenlerden olayım" deyince, Peygamberimiz (s.a.v.): "Ey Sa'd! Helâl ye ki, duâsı kabul edilenlerden olasın" (17) buyurmuşlardır.

4. Duâ'da elleri kaldırmak. Çünkü elleri kaldırmada, kulluğu izhâr etme ve her hâlinde Allah'a ihtiyacı olduğunu ifâde etme vardır. Hadîste şöyle buyurulmaktadır: "Rabbiniz Hayy ve çok ikrâm edicidir, kulu ellerini kaldırıp Kendisine duâ ettiğinde onları boş çevirmekten hayâ eder" (18).

5. Kur'an'da ve hadîslerde geçen me'sûr duâlarla duâ etmek.

6. İhlâs, huşû ve huzûr-u kalp ile duâ etmek.

7. Namazın sonlarında, bilhassa sabah namazından sonra duâ etmek.
dua etmek
8. Mübârek yerlerde, husûsan mescidlerde duâ etmek.

9. Cuma günü, husûsan sâat-i icâbede duâ etmek. Hem şuhûr-u selâsede (üç aylarda), husûsan meşhûr gecelerde, hem Ramazanda, husûsan kadir gecesinde yapılan duâların kabûl olması rahmet-i ilâhiyyeden kuvvetle ümîd edilir.

10. Duâsının kabûl edileceğine kesin bir şekilde inanarak duâ etmek.

11. Secdede duâ etmek. Evet, secdede hârika bir sır vardır. Hadîs-i şerifte: "Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secde anıdır. Secdede çok duâ edin. Çünkü, duânın kabûl edilme ihtimâli daha çoktur" (19). Secdede (Kur'an'da ve meşhûr hadîslerde olmak şartıyla) dünyevî ve uhrevî ihtiyaçlar ve dünya ve âhiretin salâhı için duâ edilebilir.

DUANIN FAYDALARI

Duâ eden kimsenin hâli, evlâd u iyâli islah olur, malı da bereketlenir. Kendisi de sâlih amel işlemeye muvaffak olur. Her türlü hâli ve her türlü ihtiyâcı için Allah'a duâ edip yalvaran kimseye, duâda büyük bir haz ve nasîp vardır. Çünkü ona, annesi, babası ve diğer insanlar sâlih amelde bulunması için duâ ederler. Fakat, duâdan nasibi olmayan, münâcât lezzetini tadmayan ve Rabbine duâ ve ibâdet etmekten kaçınan, tekebbür eden kişiler hayırdan, Allah'a yaklaşmaktan ve O'nun sevgisini kazanmaktan mahrum sayılırlar. Böyle kişiler, kendilerine ve duâlarına cevap verilecek rahmet kapılarını kapatmış olurlar. Çünkü, duâ etme lezzetinin kalpten çıkarılması, bir şahsın -kendisi farkında olmadığı halde- cezâlandırıldığı en şiddetli bir cezâdır.

Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurur:
"Kullarım, sana Benden sorarsa (söyle): Ben (onlara) yakınım. Bana duâ edince, duâ edenin duâsına icâbet ederim. O halde onlar da Benim da'vetime (itaatle) icâbet ve Bana îman (da devam) etsinler. Tâki (o sayede) doğru yola ulaşmış olalar" (Bakara, 2/186).

Bu âyetin nâzil olmasının sebebi şu hâdisedir: "Birtakım insanlar Hz. Peygamber (s.a.v.)'e gelerek, Ya Rasûlallah! Rabbimiz bize yakın mı, uzak mı? Yakınsa fısıltı ile, uzaksa yüksek sesle duâ edelim" dediler, bunun üzerine Allah Teâlâ da bu âyeti indirdi (20).

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir seferde ashâbıyla birlikte giderlerken, yüksek yerlere gelince ashâb, yüksek sesle "Allahü Ekber" ve "Lâ ilâhe illallah" dediler. Bunun üzerine Hz.Peygamber: "Ey insanlar! Kendinize acıyın ve seslerinizi böyle yükseltmeyin. Çünkü siz, sağır ve gâib olan Birisine duâ etmiyorsunuz. Siz, sizinle beraber olan, herşeyi işiten ve size yakın olan Birisine duâ ediyorsunuz" (21) buyurur.

SONSÖZ

İbadetin özü olan duâanın, yeri ve zamanı olmadığı için, her yerde ve her zaman duâ etme.. Sokakta, otomobilde, trende, büroda, okulda, fabrikada, evde, camide, Ka'be'de vs. duâ etme.. Devamlı duâ etme ve bunu i'tiyat haline getirme... Fakat duâda mühim olan, kulun kendisine düşen vazifeyi yaptıktan sonra Allah'tan istemesidir. Yani duâ edip birşeyler isterken eli kolu bağlı durmama. Sebeblere müracaat etme. Zira Allah, tembele değil, canla başla çalışana, ısrarla isteyene verir. Hz. Peygamber (s.a.v.)'in; "Cennette kendisiyle komşu olmak isteyen kimseye: Çok secde etmekle bana yardımcı ol" (22) demesinde bunu görebiliriz.

Ayrıca, duâ ederken uyanık bir gönül ile duâ etme... Söylenen her kelimenin kalpte yerini bulması... Himmeti âlî tutup Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için de duâ etme... -İnsan, kendi çocuğu suya düştüğü ve boğulmak üzere iken, nasıl heyecan ve hafakanlar içinde kalıyorsa- aynen öyle de, dünyanın dört bir tarafında garip, çilekeş ve mazlum Ümmet-i Muhammed (s.a.v.) için de öyle duâ etme.. duâların kabulüne vesile olacaktır.

Kaynak: Yeni Umut Dergisi

Kaynakça
  • (l)Tirmizî, Medîne 1978, Daâvât 2; İbnMâce, Beyrut 1975, Duâ 1; Müsned, Beyrut 1985, IV, 267, 271, 276.
  • (2) Tirmizî Daâvât 1; Kenzu'l-Ummâl, Beyrut 1985, II, 62.
  • (3) Kenzu'l Ummâl, a.yer. (4)Kenzu'l-Ummâl,II, 66.
  • (5) Tirmizî, Daâvât 2; Kenzu'l-Ummâl, II, 63.
  • (6) Tirmizî, Daâvât 82.
  • (7) Tirmizî, Daâvât 9.
  • (8) Tirmizî, a. yer; Kenzu'l-Ummâl, II, 70.
  • (9) Buharı, İstanbul 1897, Daâvât 22; Müslim, 1955, Duâ 25.
  • (10) Müstedrek, Beyrut tarihsiz, 1,499.
  • (11) Kenzu'l-Ummâl, 11,63.
  • (12) Müstedrek, 1,492-493; Kenzu'l-Ummâl, II, 62.
  • (13) Merâsil-i Ebî Dâvûd, Beyrut 1988, s.128; et-Tergîb ve't-Terhîb, Beyrut 1968,1,520.
  • (14) Tirmizî, Sıfatu'l-Kıyâme 59; Müstedrek, 111,541.
  • (15) Ebû Dâvûd, İstanbul, Daâvât 66.
  • (16) Müslim, Zekât 65.
  • (17) İhyâu Ulûmi'd-Dîn, İstanbul 1974, (trc. A.Serdaroğlu) 11,235.
  • (18) İbn Mâce, Duâ 13; Kenzu'l-Ummâl 11,63.
  • (19) Müslim, Salât 207,215.
  • (20) el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1985,11,308. (21)Buhârî, Cihad 131.
  • (22) Müslim, Salât 226.

Namaz Nasıl Kılınır ? 5 Vakit Namaz Nasıl Kılınır ?

namaz kılmak
Namazlar farz,sünnet, müstehab  ve vacip kısımlarına ayrılmakta ve ikişer, üçer, dörder rekatlı bulunmaktadır. Eski diyanet işleri başkanı Ömer Nasuhi Bilmen hoca, işte bu namazların farzlarına, vaciblerine, sünnetlerine ve adab ölçülerine uyarak şöyle kılınmasını söyler;

1) Sabah Namazı


  Sabah namazı 4 rekattır. Sırasıyla 2 rekat sünnet 2 rekat farz çeklindedir. Sabah namazının iki rekat sünnetini kılmak için: "Niyet ettim bugünkü sabah namazının sünnetini kılmaya", diye niyet edilir. Hemen eller yukarıya kaldırılıp "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. Ondan sonra eller bağlanır ve "Sübhaneke allahümme ve bihamdike ve tebarekesmüke ve tealâ ceddüke ve la ilahe gayrük" okunur. Arkasından"Eûzübillahimineşşeytani'r-racim Bismillahirrahmanirrahim" diyerek eûzü besmele çekilip Fatiha suresi okunur sonra "Amin" denir ve bir mikdar daha Kur'an okunur (En az bir sure ya da en az 3 kısa ayet veya 3 kısa ayete denk tek bir ayettir). Arkasından "Allahu Ekber" deyip rükuya varılır. Bu halde en az üç defa "Sübhane Rabbiye'l-Azim" denir. Sonra "Semiallahülimen hamideh" denilerek ayağa kalkılır. Ayakta "Allahumme rabbena ve lekelhamd" denilir (Rüku ile secde arasındaki doğruluşa kavme denir ki, bu halde eller yanlara salınır.). Ondan sonra "Allahu Ekber" diyerek secdeye varılır. Secde halinde de üç defa "Sübhane Rabbiyel'alâ" denir. Sonra "Allahu Ekber" denilerek kalkılır ve dizler üzerine oturulur ve bir tesbih miktarı durulur. Yine "Allahu Ekber" denilerek ikinci secdeye varılır. Bunda da üç defa "Sübhane Rabbiyel'alâ" denilir. Bununla bir rekat bitmiş olur.

  Bu ikinci secde arkasından "Allahu Ekber" denilerek ikinci rekata kalkılır. Tam ayakta iken yalnız besmele çekilir. Fatiha suresi ve bir mikdar daha Kur'an okunur. Birinci rekatta olduğu gibi, rüku ve secde yapılır. İkinci secdeden sonra oturulur ki, buna "Ka'de = Oturuş" denir. Burada "Ettehiyyatü lillâhî ve Allahumme Salli ve Barik, Rabbena atina" diyerek dualar sonuna kadar okunur. Sonra "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sağ tarafa ve yine "Esselâmü Aleyküm ve Rahmetullah" diyerek sol tarafa selam verilir. Böylece iki rekatlı namaz bitmiş olur.

  Bütün bu tekbirler, tesbihler ve kıraatlar, yalnız namaz kılanın işitebileceği bir sesle gizlice yapılır.

  Sabah Namazının iki rekât Farzına gelince: Önce yalnız erkeklere mahsus olmak üzere ikamet getirilir. Sonra "Bugünkü sabah namazının farzını kılmaya" diye niyet edilir. Eller kaldırılarak "Allahu Ekber" diye namaza başlanıp eller bağlanır. Sabah namazının sünnetinde bildirildiği gibi iki rekat kılınır ve tamamlanmış olur. Yalnız sabah namazlarının farzlarında Fatiha'dan sonra biraz fazla Kur'an okunması sünnettir. Bu sünnetin en az derecesi kırk ayettir. Bununla beraber üç kısa ayet de okunması caizdir. Vaktin çıkmasından korkulduğu zaman az ayet okunur. Öyle ki, yalnız Fatiha ile veya birkaç ayet ile yetinilir.

  Yalnız başına bu sabah namazının farzını kılan kimse, tekbirleri ve "Semiallahu limen hamideh" cümlesini, Fatiha'yı ve ekleyeceği ayetleri aşikare olarak okuyabilir.

Namazda yapılan tesbihatler ve anlamlarına sitemizden ulaşabilirsiniz.

2) Öğle Namazı


Öğle namazı 10 rekattır. Sırasıyla ilk sünnet 4 rekat, farz 4 rekat ve son sünnet 2 rekattır. Öğle namazının ilk dört rekat sünnetinin evvelki iki rekatı, tam sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır. Yalnız bunda niyet "Bugünkü öğle namazının ilk sünnetine" diye yapılır. Bir de bunda ikinci rekattan sonraki oturuş, son oturuş değil, birinci oturuş (ka'de) olduğundan bu oturuşta yalnız "Tahiyyat" okunur. Sonra "Allahu Ekber" deyip ayağa kalkılır. Yalnız besmele, Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunarak yukarda bildirildiği şekilde, rükû ve secde yapılır. Ondan sonra dördüncü rekat için "Allahu Ekber" denilerek ayağa kalkılır. Bunda da yalnız besmele ile Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunarak yine bildirildiği gibi, rükû ve secdelere varılır. Sonra oturulur; bu oturuş son ka'dedir. Bunda da Tahiyyat okunduktan sonra, Salli ve Barik, Rabbena atina duaları tamamen okunup, yazdığımız şekilde, iki tarafa selam verilir. Böylece bu dört rekat sünnet kılınmış olur.

Öğle Namazının Dört Rekat Farzına Gelince: Sünnetten sonra namaza aykırı bir iş yapmadan ayağa kalkılır. İkamet getirilir. O günkü öğle namazının farzını kılmaya niyet edilir. Eller yukarıya kaldırılarak "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. İlk iki rekatı sabah namazının iki rekat farzı gibi kılınır. Ancak bu iki rekattan sonraki oturuş, birinci ka'de olduğundan bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır. Yalnız Besmele ile Fatiha okunur. Anlatıldığı gibi rükû ve secdelere varılır. Sonra "Allahu Ekber" diyerek dördüncü rekata kalkılır. Besmele ile yalnız Fatiha suresi okunarak rükû ve secdelere gidilir. Sonra oturulur. Bu oturuş son ka'dedir. Bunda "Tahiyyat" okunduktan sonra"Salli ve Barik, Rabbenâ âtinâ" duaları okunur ve iki tarafa selam verilir. Böylece öğlenin farzı bitmiş olur.

Öğlenin farzında okunacak ayetler, sabah namazında okunacak mikdardan daha az olur.

Öğlenin Son İki Rekat Sünnetine Gelince: Bu da, "Bugünkü öğle namazının son sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tamamen sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu son sünneti dört rekat kılmak müstahabdır. O zaman ya her iki rekatta bir selam verilir veya dört rekatın sonunda selam verilir. Dört rekat sorumda selam verilince, ilk oturuşta yalnız "Rabbena atina" duası okunmaz. Üçüncü rekat için tekbir alınarak ayağa kalkınca yine "Sübhaneke" okunur. Sonra bu son iki rekat evvelki iki rekat gibi kılınır.

Yalnız başına namaz kılan kimse, öğle namazlarının hem sünnetlerinde, hem de farzında kıraati, tekbirleri, tesbih ve tahmidleri gizlice yapar.

3) İkindi Namazı


İkindi namazı 8 rekattır. Sırasıyla 4rekat sünnet 4 rekat farz şeklindedir. İkindi namazının dört rekat sünnetinin her iki rekatı, müstakil (iki rekatlı) namaz gibidir. Onun için bu dört rekatın her iki rekatı (şef'î) tamamen sabah namazının iki rekat sünneti gibi kılınır.

Şöyle ki: Önce o günkü ikindi namazının sünnetini kılmaya niyet edilir. Bu namazın ilk iki rekatı bildirildiği gibi kılınınca oturulur. Bu oturuş, son oturuş demektir. Bunda "Tahiyyat ve salavatlar" okunur. Yalnız "Rabbena atina" duası okunmaz. Sonra "Allahu Ekber" diyerek üçüncü rekata kalkılır. Sübhaneke ve Eûzü Besmele'den sonra Fatiha ile bir mikdar ayet okunarak rükûya ve secdelere varılır. Ondan sonra tekbir ile dördüncü rekata kalkılarak yalnız Besmele ile Fatiha ve bir mikdar da Kur'an okunur. Sonra yine rükû ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur. Bu son oturuş olduğu için bunda "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" okunur ve iki tarafa selam verilir.

İkindi Namazının Farzına Gelince: Bu da tamamen öğle namazının farzı gibi kılınır. Yalnız niyet değişir. O günkü ikindinin farz namazını kılmaya niyet edilir.

Tek başına namaz kılan kimse, ikinci namazının sünnetini de, farzını da öğle namazı gibi gizli okuyarak kılar.

4) Akşam Namazı


Akşam namazı 5 rekattır. Sırasıyla 3 rekat farz, 2 rekat sünnettir. Akşam namazının üç rekat farzı, öğle ile ikindi namazlarının ilk üç rekat farzları gibi kılınır. Şöyle ki: O günün akşam namazının farzını kılmaya niyet edilip namaza tekbir ile başlanır. Yukarda açıklandığı üzere ilk iki rekatı kılınarak oturulur. Bu, birinci oturuştur. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra üçüncü rekata kalkılarak yalnız besmele ile Fatiha suresi okunur. Sonra "Allahu Ekber" denilerek rükû ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur ki, bu da son oturuştur. Bunda "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" okunur, iki tarafa selam verilir.


Akşam namazının farzında vaktin darlığından dolayı kısa sureler okunur.
Akşam Namazının Sünnetine Gelince: Bu da "Bu akşam namazının sünnetini kılmaya" diye niyet edilip tam sabah namazının sünneti gibi kılınır. Bu sünneti altı rekat olarak kılmak ise müstahabdır. Bu halde her iki rekatta bir selam vermeli ve aynı şekilde her iki rekatı kılmalıdır. Bununla beraber dört rekatında bir selam verilip ikindi namazının sünneti gibi de kılınabilir. Bu ziyade olan dört rekat namaza "Salât-ı Evvabîn" denir. Bunun çok sevabı vardır.

Tek başına akşam namazının farzını kılan kimse, onu sabah namazının farzı gibi aşikare de kılabilir.

5) Yatsı Namazı

  Yatsı namazı 13 rekattır. Sırasıyla 4 rekat ilk sünnet, 4 rekat farz, 2 rekat son sünnet ve son olarak 3 rekat vitir vacip şeklindedir.Yatsı namazının ilk dört rekat sünneti, tamamen ikindi namazının dört rekat sünneti gibi kılınır. Dört rekat farzı da, tamamen öğle ve ikindi namazlarının farzları gibi kılınır. İki rekat son sünnetine gelince, bu da tamamen sabah ve akşam namazlarının iki rekat sünnetleri gibi kılınır. Yalnız niyetler değişir, yatsı namazının farzına ve sünnetine niyet edilir. Yatsı namazının son sünneti de, dört rekat olarak kılınabilir. Bu halde tamamen ilk dört rekat gibi kılınır. Bununla beraber iki rekatta bir selam vermek sureti ile de kılınabilir. Bu takdirde her iki rekatın ka'desinde "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbena atina" duası okunur. Geceleyin kılınan nafile namazlarda daha faziletli olan, böyle iki rekatta bir selam vermektir.

  Tek başına namaz kılan kimse, yatsı namazının farzını sabah namazının farzı gibi namaz surelerini sesli okuyarak da kılabilir.

6) Vitir Namazı


  Üç rekattan oluşan vitir namazı şöyle kılınır: Önce o günün vitir namazını kılmaya niyet edilir. "Allahu Ekber" denilerek namaza başlanır. Sübhaneke okunduktan sonra "Eûzü Besmele" çekilerek Fatiha okunur. Arkasından bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okunur. Açıklandığı şekilde rükû ve secdelere gidilir. Sonra ikinci rekata kalkılır ve yalnız besmele ile Fatiha suresi ve bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okunarak yine rükû ve secdelere varılır. Ondan sonra oturulur. Bu oturuş birinci ka'dedir. Bunda yalnız "Tahiyyat" okunur. Ondan sonra "Allahu Ekber" denilerek üçüncü rekata kalkılır. Bunda da yalnız Besmele ile Fatiha ve bir mikdar daha Kur'an-ı Kerîm okunarak daha ayakta iken eller kaldırılıp "Allahu Ekber" diye tekbir alınır. Tekrar eller bağlanıp ayakta "Kunut" duası okunur. Sonra "Allahu Ekber" diye rükû ve secdelere gidilir. Ondan sonra oturulur. Bu da son oturuşdur. Bunda da bildiğimiz gibi "Tahiyyat ile Salavatlar" ve "Rabbenâ âtinâ" duası okunarak iki tarafa selam verilir.

  İmam Şafii'ye göre, vitirde Kunut duasını okumak, ramazanın son yarısına mahsustur ve rükudan kalkınca, okunur. Şafii'lere göre vitir namazının en azı bir rekat, en çoğu da on bir rekattır.

 Abdestin nasul alınması gerektiğini buradan öğrenebilirsiniz.
 Tüm namazların kaç rekat olduğunu toplu olarak görmek için buradan yararlanabilirsiniz.

Abdest Nasıl Alınır ? (Kadın-Erkek) Resimli Anlatım

Abdest Resimli Anlatım

Barış ve hoşgörü dini olan İslam'ın, en güzel ibadetlerinden biri olan Namaz için Abdest Almayı resimli olarak öğrenelim.


1- Abdest almaya başlamadan önce niyet ederiz. "Niyet ettim Allah rızası için abdest almaya" deriz.
Abdest - Niyet

2- "Eûzübillahimineşşeytanirracim-Bismillahirrahmanirrahim" dedikten sonra ellerimizi bileklere kadar yıkarız. (Parmak aralarının kuru kalmaması için bir elin parmakları diğer elin parmak aralarına geçirilerek ovalanır.)
Abdest


3- Sağ el ile ağıza üç kere su veririz, ağzımızı çalkalayarak yıkarız. Daha sonra yine sağ el ile buruna üç kere su verip sol el ile sümkürüp temizleriz.
Abdest


4- İki avucumuza su alarak alında saç diplerinden çene altına ve şakaklara kadar yüzümüzü üç defa yıkarız.
Abdest
5- İlk olarak sağ elimizden başlayarak sağ kolumuzu dirseklere kadar kuru yer kalmayacak şekilde yıkarız. Sonra sol elimizden başlayarak sol kolumuzu dirseklere kadar kuru yer kalmayacak şekilde yıkarız.
abdest"


6- İki kolumuzuda kuru yer kalmayacak şekilde yıkadıktan sonra, eller tekrar yıkanır ve başın dörtte biri mesh edilir, (başın üst kısmına ıslak elle dokunulur) İki elimizi de ıslatıp serçe parmaklarımızla kulakların deliklerine su verirken baş parmaklar ile kulakların arkası mesh edilir.
abdest nasıl alınır (erkek)


7- Ayaklara gelince, ayak parmaklarından başlayarak önce sağ sonra sol ayağımızı topuk dahil tamamını üçer kez yıkarız. Ayaklarımızı yıkarken parmak aralarımızın iyice yıkanmasına dikkat etmemiz gerekir.
Abdestin farzları

Bu adımları yaparsanız abdestinizi almış olursunuz. Gönül rahatlığıyla namazınızı kılabilirsiniz.
abdest

Abdest Alma Videolu Anlatım (Kadın-Erkek)




Abdest Farzları Şunlardır;

1) Yüzü bir kere yıkamak (yüz, iki kulak memesi ve saç kesimi ile çene arasıdır),
2) İki kolu dirsekler ile birlikte bir kere yıkamak,
3) Başın dörtte bir kısmını meshetmek, yani yaş eli başa sürmek,
4) Ayakları yandaki topuk kemikleri ile birlikte bir kere yıkamak.


     "Ey iman edenler! Namaz kılmaya kalktığınız zaman, yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın. Başlarınızı meshedin, topuklarıyla beraber ayaklarınızı yıkayın..." (Maide, 6)

    8 Mart Dünya Kadınlar Günü ve Ülkemizde Kadın Hakları !

    8 Mart Dünya Kadınlar Gününüz Kutlu Olsun
    "Eğer karı-kocanın aralarının açılmasından korkarsanız, erkeğin ailesinden bir hakem ve kadının ailesinden bir hakem gönderin. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah aralarını bulur, şüphesiz Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır." (Nisâ sûresi, âyet 35)

     Tüm İslam ülkelerinde olduğu gibi, maalesef, kadınlarımız, annelerimiz, kız kardeşlerimiz, teyzelerimiz, halalarımız, İslam'ın kendilerine tanımış olduğu hakkı yaşayamamakta, Allah'a karşı kulluk görevlerini eksik, kör-topal yürütmektedirler. 

    Neden ve niçin    


     Çünkü, geleneksel İslâmî düşünce, kadınların evlerinden dışarı çıkmamalarını, ibadetlerini evlerinin karanlık köşelerinde ifa etmelerini istemektedir. Klasik, an'aneci, örfçü düşünceler, kadınların, tahsil yapmamasını, sokağa çıkmamasını, camiye, cemaate, dini etkinliklere katılmamasını istemektedir.

      Onun içindir ki, yazımızın başlığından da anlaşılacağı gibi, ülkemizde , kadınların bütün hakları gasbedilmekte, Allah'a karşı kulluk görevlerinin tatbikinde erkeklerin inayetine, yardımlarına, lütuflarına bırakılmış durumdadır. Eğer, erkek, isterse hanım efendi dışarı çıkabilir, herhangi bir toplantıya, dini eylemlere katılabilirler. Aksi halde, erkek istemedikten sonra, kadın evinde esir, köle, cariye, özgür olmayan, erkeğinin eline bakan bir durumda yaşamaya, baskılara, dayaklara, darplara, sıkıntılara sabretmeye mecburdur. Camilere gidemez, cumadan bihaber, en yakınlarının bile cenaze namazlarına katılması, onların ruhu için dua etmesi, gelenekçi çevrelere göre yasaktır, günahtır ve ayıptır. 
     
      Üç beş sene önce idi. Bir yakınımın cenazesine katılmak için alel acele Adana'ya gitmiştim. Tabii ki, cenaze namazı kılınmamış, bizleri bekliyorlardı. Çevreye göz gezdirdim, hanımlar bir köşede toplanmış erkeklerin cenaze namazını kılmalarını beklemekteydiler.

      Cenaze ile ilgilenen kişilere dedim ki, " Hanımlar da arka taraflarda saf bağlasınlar, cenaze namazına iştirak etsinler!" Ama, nasıl bir cevap aldım biliyor musunuz? " Hocam!.. Biz, komünist değiliz, kadınlar cenaze namazı kılamazlar!.." Bu sözler karşısında dilim dilime dolaştı, ne yapacağımı şaşırdım, baktım deveye hendek atlatmak çok zor!.. Tamam tamam!.. diyerek direnmekten vazgeçtim.

      Yahu ne demek? Bir cenazenin hanımı, kızları, yakın kadın akraba yakınları, ona dua etmeyecekler, edemeyecekler, bir köşede melül melül yakınlarının cenazesini uzaktan seyredecekler!.. Allah aşkına, böylesi bir mantık, akıl yürütme, düşünce nasıl bir düşüncedir, uygulamaladır ki, kadınlar köle, esir, tutsak durumuna düşürülmüştür? 

      Ve sonra, kalkıp 8 Mart Dünya Kadınlar Gününü kutlayacaksın!.. Sokaklarda, caddelerde, meydanlarda ellerde pankart, " Hak istiyoruz!" " Kadına özgürlük" " Yeter artık" " Erkek hegemonyasına son" vb. gibi sloganlarla sokakları inleteceksiniz. Hayır ve kesinlikle hayır!.. Bu yürüyüşler samimi değil, faydalı değil, sadece biriken tepkileri, öfkeleri içe atma, gayız ve kinleri hapsetme demektir!.. 

      Oysa, Asr-ı Saadet dönemine, peygamber (sav)'in hayatına, hanımlarının yaşantılarına, konuşmalarına, hak aramalarına gittiğimiz zaman görülecektir ki, o devrin hanımları yiğitliklerini göstermişler, Bedir, Uhud vb. tüm cihad ve gazvelere iştirak ederek yaralıların yaralarını sarmışlar, su isteyenlere su götürmüşler, daha doğrusu " gönüllü hemşirelik" görevi yapmışlardır. 

      İsterseniz, Resulullah (sav)'in hanımlarından birisinin bir kahramanlığını ifade edeyim. Edeyim de, günümüz kadınları o yiğitlikten, cesaretten utansınlar!.. Kahramanımız Ümmü Seleme (ra)' dır..
    "Hicretin altıncı yılında Hz. Peygamber (sas) umre yapmak ve Kâbe'yi ziyaret etmek amacı ile 1400 kişilik sahabe topluluğu ile Mekke'ye doğru yola çıktı. Kureyşiler ne olursa olsun Müslümanları Mekke'ye sokmamaya karar vermişlerdi. Hz. Peygamber (sas) savaşmak için değil, Kâbe'yi ziyaret etmek için geldiklerini iletmesi için Osman b. Affan (ra)'ı elçi olarak gönderdi. Daha sonra Mekke temsilcileriyle Hudeybiye Barış Antlaşması imzalandı. 

      Hudeybiye Antlaşma maddelerinin bir kısmı Müslümanların aleyhine görünüyordu. Zira antlaşmaya göre Müslümanlar o yıl içinde Kâbe'yi ziyaret edemeden geri döneceklerdi. Ertesi yıl ise ziyareti üç gün içinde yapacaklar ve Mekkeliler ile her hangi bir ilişkiye giremeyeceklerdi. Ayrıca Mekke'den hiç kimse velisinin izni olmadan Müslümanların tarafına geçemeyecek; aksi takdirde geri gönderilecek, Medine'deki Müslümanlardan biri Kureyş tarafına giderse iade edilmeyecekti.

      Bu şartlar karşısında neredeyse bütün ashap hayal kırıklığı içindeydi. Hz. Peygamber (s.a.s) yanındakilere,"Kalkın tıraş olun, kurbanlarınızı kesin." talimatını verdi. Ancak Ashaptan hiçbiri bu emre icabet etmedi. Onların üç defa tekrar edilmesine rağmen emre kayıtsız kalmaları, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i son derece üzmüştü. Bu tavra çok şaşırdı, çaresiz bir şekilde hanımı Ümmü Seleme (r.anha)'nin çadırına girdi. 

      Ümmü seleme (r.a) onun bu tavrından ve yüzündeki ifadeden olağanüstü bir şeyler olduğunu fark ederek meseleyi sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.) hadiseyi kendisine aktardı. Bunun üzerine Ümmü Seleme (r.anha), "Ey Allah'ın elçisi! Emretmek yerine yapmanız, bu sıkıntıdan daha iyidir. Siz çıkın, onlarla konuşmadan işinizi yapın, saçınızı tıraş edin ve kurbanınızı kesin, onlar size uyacaklardır." tavsiyesinde bulundu. 

      Hz. Peygamber (s.a.s.) bunun üzerine kalktı, çadırdan dışarı çıktı. Medine'den getirmiş olduğu kurbanları kesti. Bunu gören sahabiler onun bulunduğu tarafa doğru yönelerek kurbanlarını kesmeye başladılar. Bu şekilde Ümmü Seleme (r.anha), tıpkı ilk vahiy geldiğinde sıkıntı içerisinde gelen Hz. Peygamber (s.a.s)'e sahip çıkıp sakinleştiren, teselli eden Hatice bt.Huveylid (r.anha) gibi onu rahatlatmış, büyük sıkıntıdan kurtulmasına vesile olmuştur." (Diy. Aylık Dergi, Haziran 2010, A. Apak, sayfa 64)

    Netice ve sonuç olarak; 

      İşte, isimleri tarihe altın harflerle yazılan, yazılmış bulunan böylesi hanım efendilerdir. Yani, Hz. Hatice, Hz. Âişe, Hz. Ümmü Seleme (r. anha) gibi hanım efendilerdir. Onları ne kadar rahmetle ansak, ruhlarına dualar, Fatihalar göndersek çok çok az gelecektir. Asıl onları 8 Mart Dünya Kadınlar gününde yâd etmek, isimlerini bayraklaştırmak gerekir. Yoksa, Batı ülkelerinin, ABD'nin icad etmiş olduğu , el gördülük, kadınlar için yürümek, slogan atmak, bağırmak, çağırmak hiç bir hakkın elde edilmesine sebep olmayacaktır ve olmamıştır.

      Öncelikle, ülkemiz hanımları, haklarını Dini yönden, Kur'ânî yönden aramalıdırlar.. Çünkü, erkeklerin yaşamış oldukları tüm haklar, kendilerininde en tabii kul hakkıdır, insani haklarıdır. Erkeklerin, kendilerine cuma günleri bir araya gelerek, "el almaları" " zikir çekmeleri" " Yasin Okumaları" sonrada ölülerinin ruhlarına hibe etmeleri hakları değildir. Tüm bunlar, göz boyama, aldatma, zamanları boşa harcamadır. Allah'ın emirlerini tam ve kamil şekilde yerine getirirlerse, işte, o zaman haklarını almış olacaklardır. Rabbim!.. Bu uğurda cehd ve gayret gösteren zümreden eylesin!. Kulluk bilinciyle hareket eden, bu uğurda layıkı veçhile İslam'ı yaşayan kullarından eylesin. Selam ve dua ile.. 

    Şerafettin Özdemir / Hollanda

    Deniz Sularının Birbirine Karışmaması Olayı !

    denizlerin karismamasi - cebelitarik
      Kuran-ı Kerim'de Rahman Suresinin 19. ve 20. ayetlerinde ve bazı surelerde geçen denizlerin birbirine deniz sularının birbirine karışmaması olayını  baz alarak ateizm, deizm ve agnostisizm düşüncelerini savunan insanlar, bu durumun İslam dininde bir mucize olmadığını ve günümüzde, bilimsel çalışmalar sonucu bu olayın çürütüldüğü görüşünde fikir beyan etmektedir. 

      Yine Kur'an ve bilimi baz alarak deniz sularının birbirine karışmaması ile ilgili bu konuyu ve doğrularını açıklamaya çalışalım.


    Denizlerin Birbirine Karışmaması Olayı


    Söz konusu ayetler şu şekilde;

    "İki deniz bir değildir. Birinin suyu tatlı ve kolay içimlidir; diğeri tuzlu ve acıdır. Her birinden taze balık eti yersiniz; takındığınız süsler çıkarırsınız; Allah'ın lütfuyla rızık aramanız için gemilerin onu yararak gittiğini görürsün. Belki artık şükredersiniz." (Fâtir Suresi, 12)

     "O, birinin suyu lezzetli ve tatlı, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip aralarına da görünmez bir perde ve karışmalarını önleyici bir engel koyandır." (Furkân Suresi 53. Ayet)

    "Yahut yeryüzünü karar kılma yeri yapan, içinde nehirler akıtan, onun için oturaklı dağlar yapan ve iki denizin arasına bir engel koyan mı? Allah ile birlikte başka bir ilâh mı var? Hayır, onların çoğu bilmiyor!" (Neml Suresi, 27. Ayet)

    "(Suları acı ve tatlı olan) iki denizi salıvermiştir; birbirine kavuşuyorlar.
    (Fakat) aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar." (Rahmân Suresi, 19-20)

      Ayetler'de denizlerin birbirine karışmaması olayı açık bir şekilde belirtilmiştir. Bu olay kısaca, deniz sularının tuzluluk seviyelerinden kaynaklanan özkütle / yoğunluk farkından dolayı, yüzey gerilimi oluşması ve bu nedenle farklı iki özellikteki suyun moleküllerinin birbirine bir itme uygulaması şeklinde. Burada tatlı ve acı olarak nitelendirilen olay, tuzluluk farkın ithafen söylenmiş kelimelerdir. Bu olayı daha net anlamak için şu videoyu izleyebilirsiniz.



      Kaldı ki Allah Kur'an-ı Kerim'de bizim bilmemizi istediği olayları, muhteşem bir şekilde en öz haliyle anlatmıştır. Yani yüce Allah'ın, Kuran'ın indiği dönemde, İslam'ın tebliği sırasında insanlara bu olayı onların anlayacağı şekilde anlatması kadar doğal birşey yoktur. Kuran'ın en önemli özelliklerinden birisi anlaşılabilir bir dille, sadelik içinde muhteşemliği sahip olmasıdır. Bunu mantık çerçevesi içinde düşündüğünüzde de, eğer art niyetli değilseniz gayet anlaşılabilir bir durum olduğuna hak verirsiniz.

      Bilimin gelişmediği bir dönemde insanlara bir din tebliğ edilirken, onlara bilmesi gereken ve böylelikle ibret alıp kendini düşünmeye sevketmesi gereken olayların sade yalın bir şekilde anlatılması kadar doğal birşey elbette yoktur.


    Kuran'dan Önce Denizlerin Karışmaması Olayı Biliniyor muydu ?


      Deniz sularının birbirine karışmaması olayına yukarda izlediğiniz videodaki yoğunluk farkı prensibine, deniz veya nehir gibi sular için de örnek olarak gösterebileceğimiz birkaç videoyu alttan izleyebilirsiniz.

     

    …Denize bir borudan akar gibi karışan tatlı suyun özellikleri daha da ilginç ve harikadır. Çünkü suda hayret edilecek özellikler vardır. Kendisi daha ağır olan deniz suyu, kendisinden daha hafif olan tatlı suyu üzerinde taşır. Dolayısıyla tatlı su, deniz suyundan hafif olduğu için deniz suyuna karışmaz ve denizin üzerinde yüzer. (Gaius Plinius Secundus, Naturalis Historiae II, CVI 224)

      Gaius Plinius Secundus Maior MS 1. yüzyılda yaşamış İtalyan bir Yazar ve Filozoftu. O dönemden kaldığı bahsedilen Naturalis Historiae eserinde, yukarıdaki alıntının var olduğu idda edilmektedir. İddia diyorum çünkü, ateist, deist ve agnostik insanların çoğu, deniz sularının karışmaması olayından bahsederken, mutlaka Plinius'un bu alıntısından da bahsetmektedirler. Açıklamasınıda, Kuran'dan yüzyılllar önce, denizlerin karışmaması olayı biliniyordu şeklinde yapmaktadırlar. Burada dikkat çekilmesi gereken noktalar şunlar. 

    1- Kuranın değiştirildiğini, insan eliyle yazılıp günümüze kadar değişime uğrayarak geldiğini söyleyenler, eğer yukarda bahsi geçen kitap varsa (!) bu kitabın değiştirilmediğine nasıl bu kadar emin olabiliyorlar.

    2- Bu kitabın her asırda bilim insanlarının elinden geçtiğini bile bile (Naturalis Historiae'nin 18. yy'da tüm bilim adamlarınca itibarsız kabul edilip, 19. yy'da tüm bilim adamlarınca başyapıt bir edebi eser olarak lanse edilmesi) objektif düşünerek, kitabın değiştirilmediğini kabul edip nasıl kaynak gösterebiliyorlar.

    3- Diyelim ki bu olay, Kuran'dan yüzyıllar önce bilinse (!) bile, Kuranda bu olayın yer alması ve açıklanması doğruluğundan birşey kaybettirir mi ?

    Tatlı Sudan Mercan veya İnci Çıkar mı  Çarpıtması !


      Fatîr Suresi'nin bulunan "İki deniz bir değildir. Birinin suyu tatlı ve kolay içimlidir; diğeri tuzlu ve acıdır. Her birinden taze balık eti yersiniz; takındığınız süsler çıkarırsınız; Allah'ın lütfuyla rızık aramanız için gemilerin onu yararak gittiğini görürsün. Belki artık şükredersiniz." ayetini baz alarak, inanmayan insanlar "Tatlı sudan mercan çıkar mı ?" diye dini lekelemeye çalışmaktadırlar. Burada özellikle diyanet işleri başkanlığının tefsirini kullandım. Çünkü kendilerinin özellikle onca tefsir arasından seçtiği ve daha rahat eğip bükebileceği tefsirde "Her birinden" ifadesi yerine "Her ikisinden de" ifadesi kullanılıyor. 

    Rahman suresi deniz suları karışmaz ayeti
      Bundan dolayı burada "her iki denizden de yani tatlı ve tuzlu sudan da mercan ve inci çıkar" ifadesini çıkarıyorlar. Tamamen kelime oyununa dayanan bu iddiada eğer art niyetli değilseniz, ayeti okuduğunuzda 2 deniz suyununda genellenip, içinden çıkan nimetlerin vurgulandığını anlayacaksınız.  

      Özetlemek gerekirse, Allah'ın Kur'anda onca mucizesi varken, tek tük kelime oyunlarına ve safsatalara dayanarak çirkin iftiralar atmaya çalışan ateist, agnostik, deist insanların bunu neden yaptığını anlamak oldukça zor. Evrenin oluşu, evrenin genişlemesi, yörüngeler, çiçeklerin çiftleşmesi, insan embriyosu, atmosferin yapısı, atmosferin dünyayı koruması, dağların görevi, parmak izi, kıtaların hareketi ve daha sayamadığım pek çok konuda Kur'anda delil olarak gösterilebilecek mevzu varken "Deniz suyunun karışmaması yalandır!" gibi saçmalıklarla İslam'ı karalamaya çalışmak kelimenin tam manasıyla işgüzarlıktır, ahmaklıktır. 

      Ne denilirse denilsin, her iddialarının cevaplarını Kur'anda bulabilecekken, devamlı açıklarını arama umuduyla iftiralar üretmek, kendi deyimleriyle insanların seçim hakkına saygı duymamanın ta kendisidir. Kuran'ın kendisi başlı başına bir mucizedir ve hep öyle kalacaktır.
    Etikletler: deniz sularının karışamaması, denizin karışmaması olayı, cebelitarık deniz suyu karışmıyor mu, atlas okyanusu suyu karışmıyor, acı tatlı su karışmaz, mercan tatlı suda çıkar mı, tatlı sudan mercan çıkmaz, rahman suresi 19. ayeti, ateist deist ve agnostik yazı tezleri çürüyor, ateizm deizm ve agnostisizm, okyanus akıntıları,

    Abdullah B. Revâha - Resulullah'ın (sav) Şairi ve Mûte Şehidi

    Abdullah b. Revâha
       " Şairler (e gelince), onlara da sapıklar uyarlar." (Şuarâ sûresi, âyet 224) 

       " Onların her vâdide başıboş dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi?" (Şuarâ sûresi, âyet 225-226)

        " Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah'ı çok çok ananlar  ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir." (Şuarâ sûresi, âyet 227)

        Mütevatir hadis kitaplarında yer alan bir çok hadisten de anlaşıldığı üzere, çirkinlik ve kötülüğü ifade etmeyen ve iyi niyetle, iyi maksatla kullanılan şiir, yukarıda kötülenen şair ve şiirden istisna edilmiştir.

        Nitekim ashâbı kiram arasında Resulullah (sav)'in takdirlerini kazanmış bir çok şairler bulunmaktaydı. Örneğin, Hz. Peygamber'in, Hassan bin Sâbit'e, Abdullah b. Revâha'ya, "Müşrikleri şiirlerinle hicvet, bil ki muhakkak Cebrail de seninle beraberdir."  buyurduğu rivayet olunmuştur. 

    Abdullah Bin Revâha


        Abdullah b. Revâha, şair, komutan, Resulullah (sav)'e candan, iyi niyetle, ölümüne bağlı bir kahramandır.  Akabe biatından sonra, iman ederek Allah ve Resulüne biat  vererek, şehid düşünceye kadar hiç bir zaman  bu kutlu yolculuk ve yürüyüşten ayrılmamıştır. Onun içindir ki;

         " Etkili bir şair, hatip, aynı zamanda büyük bir asker olması sebebiyle Abdullah b. Revâha (ra), yaşadığı dönem boyunca Hz. Peygamber (sas)'in hususi teveccüh ve itimadına mazhar olarak ashabı kiram arasında temayüz etmiş, bu özellikleri sayesinde mühim görevler üstlenmiştir. 

        Nitekim Mekkeli Müslümanlar ile Medineliler arasında büyük siyasi ittifak alamına da gelebilecek ikinci Akabe Biatı'nda Medine'yi Hz. Peygamber (sas)'in nazarında temsil edecek 12 nakip (temsilci) arasına o da dahil edilmiştir. 

        Bu gelişme onun Resulullah (sas) yanında olduğu kadar, Medineliler arasındaki saygın mevkiine de işarettir. Abdullah b. Revâha (ra), Akabe'de gerçekleştirilen ikinci biat esnasında Hz. Peygamber (sas)'i: " Ya Rasulallah! Sana 12 Havarinin İsa'ya (as) biat ettiği şekilde biat ediyorum" demiştir." ( Aylık Diy. Dergi, A. Apak, sayı 221, sayfa 59 )

        Bir kaç sene önce idi.. Akabe biatının yapıldığı alanda hacılarıma bilgi verirken, Resulullah (sav)'e biat eden 12 Havari misali insanları düşündüm. İşte, bu 12 iki arasında kahraman insan, iman dolu yürek Abdullah b. Revâha (ra) vardı..O anki, mevcut ortamdan sıyrılarak, söz konusu 12 kahramanın hayali ile, biatları ile yüzyüze geldim. His ve duygularıma hakim olamadım..

        Hakikaten, bizler, 21 nci asırda yaşayan  Müslümanlar, Asr-ı Saadet insanlarını rehber, öncü, kılavuz edinmiş olsak, bu günkü, kaostan , ayak altı olmaktan kurtulmuş oluruz. Çünkü, onların yaşamış oldukları İslam farklı idi, bizim içerisinde alabildiğince yuvarlandığımız geleneksel İslam tamamen farklı farklıdır. 

        Bizler, mevlid okumayı, okutmayı ibadetleştirirken, Kur'an'ı mezarlıklara taşırken, anlamsız, anlaşılmaz hatimleri peşpeşe sıralarken, onlar, azıcık sayıları ile ülkeler fethine çıkıyorlardı. Emperyal ülkelerin İslam topraklarında ne işleri olabilir? Binlerce mazlum, masum Iraklı Müslüman hanımların ırzlarına tecavüz edilmiş, mes'ele, hiç sorguya, hiç bir soruşturmaya tabi tutulmadan öylece gündemden düşmüştür.

        Beş on sene önce vukubulan , Bosna-Hersek katliamları nasıl unutulabilir? Sadece Müslüman oldukları için, tarihin, asrın en amansız, zalim, vahşiyane zulmüne giriftar olmuşlardır. Bosna- Hersek'in, yanı başındaki süper devlet Almanya'nın, İtalya'nın, Fransa'nın, İngiltere'nin bu vahşetten keyifleri çatmıştır.

        Abdullah b. Revâha ve parçaladığı bir put!..

        " Medine'de Ebû'd-Derda (ra) henüz İslam dini ile müşerref olmamıştı. Onun çok ihtiram gösterdiği bir putu vardır. En yakın arkadaşı Abdullah b. Revâha (ra) ise onun putlardan yüz çevirip imanın huzuruna  kavuşmasını çok arzu ediyordu.

        Bu amaçla dostunu ısrarlı bir şekilde İslam'a girmeye davet ettiyse de bunda bir türlü netice alamadı. Fakat Abdullah (ra) bu konuda ısrarını sürdürdü. Nihayet bir gün arkadaşının evinden ayrıldığını görünce, onun putunun yanına giderek bir balta ile parçaladı.

        Ebu'd-Derdâ (ra)'nın hanımı Abdullah (ra)'ı engellemeye çalıştıysa da başarılı olamadı. Kısa bir süre sonra evine döndüğünde hanımının ağladığını gören Ebu'd-Derdâ (ra) ilk anda Abdullah (ra)'ın yaptığına çok içerledi. Ancak daha sonra , " Putta bir marifet olsaydı, kendisini savunur, korurdu." dedikten sonra hadisenin müsebbibi Abdullah b. Revâha (ra)'nın yanına giderek onun huzurunda Müslüman oldu." ( a.. dergi, s. 59 )

        Resulullah (sav)'in, bütün harekatlarında blunan Abdullah b. Revâha (ra), hayatı boyunca Kur'an ve Sünnet çizgisinden kat'iyyen ayrılmamış bir yiğit Müslümandır. Allah korkusu, müttakilik, kendini Müslümanların hizmetine sunma gibi hasletler onun en büyük şiarıdır.
        Günahsız, masum bir elçi şehit edilir mi?

        Resulullah (sav) , hicretin 8 nci yılında  Ashab'tan Hâris b. Umeyr el- Ezdî'yi (ra) , İslam'a davet mektubu ile birlikte Busra valisine göndermişti. Gassanî Emîri Şürahbil b. Amr, Medine'den gelen elçi Hâris (ra) yakalayıp katletti. Bu durum, Resulullah (sav)'in çok çok gücüne gitti. Bunun üzerine, Zeyd b. Harise (ra) komutasında bir orduyu Şam topraklarına doğru harekete geçirdi.

        " Diğer taraftan Hz. Peygamber (sas)'in elçisini öldüren Gassânî emiri Şurahbil Müüslümanların kendi bölgesine doğru yürümekte olduklarını haber alınca  durumu Bizans imparatoru'na  bildirmişti. Bunun üzerine bölgede bulunan Lahm, Cüzâm, Behrâ, Belî gibi Arap kabilelerinin dahil olmalarıyla birlikte 100 bin kişilik bir Bizans ordusu Müslümanlara karşı  harekete geçirildi.

        Her iki taraf Şam bölgesinde Belkâ şehrine bağlı Mûte mevkiinde karşı karşıya geldiler. Hicrî Cemaziyelevvel 8 ( Eylül 629) yılında gerçekleşen muharebede Müslümanların ilk iki komutanı sırasıyla şehit düştüler. Bunun üzerine Abdullah b. Revâha (ra) sancağı eline alarak İslam ordusunun yönetimini üstlendi.

        Ancak kısa bir süre sonra o da şehitler kervanına dahil oldu. Bu sırada Medine'de bulunan Hz. Peygamber (sas) göz yaşları içinde komutanlarının peş peşe şehit oluşlarını ashabına aktarmış, sonunda Hâlid b. Velîd (ra)'ın idareyi ele alarak başarılı bir ric'at hareketiyle Müslümanları hezimetten kurtardığını haber vermiştir." (Aylık Diy Dergisi, A. Apak, sayı 221, s 61)

        Netice olarak;

       Zeyd b. Harise, Cafer b. Tayyar ve Abdullah b. Revâha'nın şehid oluşlarını, Resulullah (sav) sanki karşısına bir ekran kurulmuş, seyredercesine tüm olup bitenleri bir bir haber veriyordu. Büyük komutan Halid b. Velid'in ustaca taktikleriyle, kıvrak davranışları ile, eşsiz harp tekniği sayesinde Müslüman askerleri geri çekerek, bir bakıma üstünlük kazanılmış oldu.

        Cafer b. Tayyar'ın şehid edilişi hane halkanı çok çok üzmüş oldu. Evde, ağıt, feryat, sızlama ve çocukların inleyişleri Müslümanları derinden derine üzmüştü. İşte, o tarihten bu yana, Müslümanların taziyelerinde bu usül takip edilmekte, ölü evine yemekler, sofralar götürülmektedir.

        " Ashab arasında şairliği ile meşhur olan Abdullah b. Revâha (ra)'ın Arap edebiyatı kaynaklarında bir divanından bahsedilmez. Onun şiirleri daha ziyade İbn Hişâm'ın es-Sire'si başta olmak üzere, çeşitli siyer, tarih, meğâzî ve tabakat kitaplarında dağınık vaziyette bulunur. Daha sonra onun kaynaklarda dağınık şekildeki şiirleri Dîvânu Abdullah b. Revâha adıyla bir araya getirilip yayımlanmıştır." (a. g. d.)

        Rabbim!.. Bizleri, Abdullah b. Revâha gibi kahramanlara komşu eylesin. Onların Kur'anî anlayışlarını bizlere de lütfetsin!.. Amin.. Selam ve dua ile..

        Şerafettin Özdemir/ Hollanda